Okumak Anlamaktir

15 Aralık 2012 Cumartesi

Ölüm de bir İhtiyaç, Sen Yoksan Yanımda

Paha biçilmez inci. Gözleri şarap lekesi, baş döndürür kokusu. Nefesini keser sesi ve incecik kalp atışları. Hele bi'de o rica etmesi. Kar tanesi. İzin ver; tarayayım çiçek dolu saçlarını. Cennet melek özlüyor olmalı, sen hala burdasın.

Gitme! Günah ol, işlen içime ve çıkma dışıma. Hapset beni. Can taşır O da, eles yurdu güzeli. Ve poz verir sana ve soğuk sarar seni. Kendi intiharına yakın her kötü anımın acili. 

Gül kokuyordun uzaktan, bense ter. Şimdi küf dolu içim yasta. Nevs-i müdafa, ruhum hasta. Ak içime yavaşça ve sar beni. Körükle giderim ateşe. Ah be güzelim, ölüm de bir ihtiyaç sen yoksan yanımda!

12 Aralık 2012 Çarşamba

La Bohème

Hep işitirdim de hiç bilmezdim kimin dillendirdiğini bu eseri. Sonra birgün, Ayhan abi paylaştı facebook'ta orda tanıdım, meğer Charles Aznavour imiş. Pek az işe yarar sosyal paylaşım ağları bu gibi durumlarda, lakin 40 yılda bir de olsa bu kez işe yaramıştı benim için. Herkes en çok bilinen sığ şeyleri paylaştığı için çok zor oluyor böylesine güzel şeylerle karşılaşmak.

İyice merak ettim ve ne dediğini öğrenmek istedim sanatçının. Sizde de oluyor mu acaba? Hani başka lisanda bir müzik duyarsınız da sözlerini öğrenmek istemezsiniz. Hayal kırıklığı yaratmasından korkarsınız, o bilmediğiniz sözler sizi alıp başka başka diyarlara götürmüşken. Eksik kalır bazen sözler, o güzel müziğin yanında. Hakkı verilemez bazen. İşte ben de bundan tedirgindim. Acaba olduğu gibi mi kalsa, hiç el sürmesem mi diye düşünüyordum. Zira bir yanım emindi hakkı verildiğinden parçanın.



Size; yirmi yaşın altındakilerin bilemeyeceği zamanlardan söz ediyorum.O vakitler Montmartre; leylaklarını, pencerelerimizin altına kadar asardı. Bize yuva olan fakirhanemiz, para etmese bile tanıştığımız yerdi.
Ben açlıktan ağlarken, sen çıplak poz veriyordun...Derbeder derbeder Mutluyuz demekti
Derbeder Derbeder
Aç kalırdık iki günde bir. Komşu kafelerde, ünü bekleyen birkaç kişiydik Boş midemiz ve sefaletimize rağmen inancımızı kaybetmiyorduk. Ve bazen bazı bistrolarda sıcak iyi bir yemek karşılığında bir tuval alıyor, sobanın etrafında, dizeler söylüyorduk kışın. Derbeder, derbeder,
Sen güzelsin demek isterdi Derbeder derbeder ve hepimiz dehaya sahiptik.Genellikle şövalemin önünde desenlerini düzelterek beyaz gecelerin geçişinde sabah olunca
Birer café krem alıp otururduk
Tükenmiş fakat hayran, hoşnut,
Birbirimizi sevmeli,
Hayatı sevmeli idik.
Derbeder derbeder yaş 20 demek idi...
Derbeder derbeder hepimiz o zamanın havasındaydık.Günlerden bir gün eski adresime gitmiştim,
Ne duvarları, ne de yolları, bilmiyordum artık.
Gençliğimde görünen bir merdiven üzerinde, atölyeyi aradım eser kalmamış.
Yeni dekoru ile üzgün hissettim Montmartre ve leylaklar ölmüş.
Derbeder, derbeder, gençtik, deliydikDerbeder derbeder hiç birşey söylemek istemiyorum artık.

Zira hakkı yenmemiş, fazlasıyla verilmiş. Sanatçı; resmini çizdiği gençliğinin şarkısını söylüyormuş oysa. Ne güzel. O yüzdendir ki resim çizerken görüyoruz Aznevour'u her seferinde eseri dillendirdiğinde. 

Not: çeviri nonToXiC

11 Aralık 2012 Salı

Aşk; Şuur Bozukluğudur der Platon

Herkes birşeyler söyler aşka dair, buna ben de dahil. Bir sürü teoriler üretiriz üzerine, kimileri akla fikre zarardır bunların, kimileri ise toz pembe. Lakin en güzelini Platon söylemiştir "aşk şuur bozukluğudur" diye.

Kadınların çoğu hayatlarını inşa ederler onun üzerine. Diğer yandansa erkekler; kısa bir süreliğine de olsa, tadıvermişlerseydi ondan, ne ala. Kimileri için araçtır, kimileri içinse bir amaç. Ne kötüdür onu araç edinmek! En büyük zafımızdır aşk. Bahtiyar olur ona erişen. Nedensizce bakar aval aval etrafına. Karnında kelebekler besler aşık kişi ve hep ondadır aklı ve hiç şikayetci değildir bundan. İkiye bölünür dünyası; biri sevidiği olmak üzere. Daha renklidir renkler ve erken geliyor gibisine gelir bahar, onun için her mevsim.

Ama uzun sürmez, yenik düşerse şeytanın fitnesine. Kıskanır sevdiğini. Hem de herşeyden ve herkesten. Nefes aldırmaz olur sevdiğine ve unutmuştur artık o, ilk aşık olduğu kişiyi. Kaybetme korkusu kaplar içini. Öyle çok korkar ki bundan; korktuğu gelir başına. Lakin kararmıştı gözleri bir kere ve göremez olmuştur gerçeği. Ayrılık neşterin adıdır, söküp aldığında kalbinden sevdiğini. Acır. Hem de çok acır. 

Bir çeşit şuur bozukluğu da olsa aşk; 
onu yaşamaktır ayrıcalık, 
tüm bu musubetlerin yanında.

10 Aralık 2012 Pazartesi

Bebek Tarlaları



Elim çift Jack ama çük dışarda züğürt gezmek alın yazım. Azabı sen çek be güzelim, bende nede olsa Jack Daniel'sın geri kalanı. Ben kendime baş belası, boşver. Sen yaşa diye şehid verdim ben öbür yarımı. 

Her sene sınıfta kalma, kaderim kötü karma. Götüne girer kötürüm lirikler ve yüzde kalıcı izler, ruh deşme sanatı. Bugünün anıtı, yarına kanıtı. Geleceğin gidecek başka yeri yok ta mi bana gelecek? Boğaza ip bağlayıp boğmak gibidir; şarabı ekmekle çiğnemek. 

Sus, konuşma lan mamak! Oturduğun yerden çok kolay olmalı osurmak. Öksüz kalmasın rap diye vardık biz hep, sarap gibi içerdik kızları sen hayatta yoktun bile. Dışkı yedirtir sana; yemek paketlemesini e-bilen bi'kimse. Helali yok bu işin. Bi'çok kişi tanır beni ama ben hiçbirini. Kendine bir iyilik yap ta çek fişini!

6 Aralık 2012 Perşembe

Nobel Ölüsü



Kimse sevmez beni annemden başka, o da yalan söylemediyse bana. Ne ki yaşam bi'fahişeden başka ilk bakışta? Ben esir o esrar en başta, ruh ta günah işler ilk çekişte. Kör et onu, onu ilk görüşte. Ve umut; ben altın o yakut. Bileyle bizi yaktığın ilk ateşte. 

Son nefeste verdiğim azab-ı beste. Çıkart hayallerin canını cinayet işle. Ve sevab; günahlarını azaltmak için verdiğin rüşvet. Hey gidi hayırlı bayat evlat, piyangodan çıkmadı sana cenabet yaşadığın bu hayat. Ve ölüm anlımın akı, kader ucuz rakı. Ak kanıma sarhoş et! 

Ben kendimin efendisi. Anne bak; yok başta reis, anarşi en başta. Cinayet te var bu hukukta, ceset parası miras ta. Seni adam yapmadıysa yaşam; ahirette olamazsın asla! Sil en baştan al ve başla. 

Biz olmanın; kırbaç yediği yer tam burası. Tuz basma bırak kanasın, kafasında ki yarası. Boğmakta kendini kendi kelimelerim, yaslı sırtım dar ağacına. 7 canlı bu ölüm ve ahbabı; "çok çekişli zaman" talebin kabul be moruk, hiç düşme yakamdan. Nedir ki yaşam dediğin tat? Bir tutam kenevir otu ve bir de perde arkası gölge oyunu, kumarı oynatandır parayı kaldıran! 

Puf çek, uf ol da gör Babil'i. Öldür göm Habil'i. Elim dilim bağlı, yar el göz kulak. Bu da iç savaş! Adeti kesik vezirin matta kan mevsimi. Kalpleri kurak, kulağı kesik şah sürgünü. Kah ruh delik, kah eteşte deş gönlümü. 

Haykırma soy kır ve çek başı, gözleri fal taşı. Hancının yatağıma attığı yabancı, içimde acı bi'sancı, kafam dolu Portishead! Hoş gelir sarhoşa acı zemem suyu, umudun yok hududu ve dibi bok dolu kuyu. Ve ölüm herşeyin başı!

5 Aralık 2012 Çarşamba

O An

Geceleri başımı yastığa koyar koymaz; çok yorgun olduğum günlerde, uykuya henüz girmeden bir anlık ta olsa, çok eskileri anımsıyorum. Hepsi gözümün önüne geliyor o an. Hatıralarım ile bütünleşiyorum. "Şimdi" anlamını yitirip kendini unutturuyor bana. Diğer yandan ben; o "eski" Ali olup çıkıyorum birden. Sanki o gün, hep o anmış gibi geliyor. O kadar gerçek ki. En çok ta küçüklüğüm gözümün önüne geliyor. Arkadaşlarım, ailem, öğretmenlerim, hepsini yaşıyorum. Sinirliysem kızıyor, mutluysam neşeleniyor, kötü bir anımsa hissettiğim, hüzünleniyorum.

Lakin uzun sürmüyor. Bunun gerçek olmadığının farkına vardığımda; tabir-i caizse deprem olmuş ve ben enkaz altında kalmış gibi hissediyorum. "Şimdi" göçük oluyor bir anda ve aradan geçen onca yılın yükü omuzlarıma bindiriliyor sanki. Nefes almam güçleşiyor. Galiba geçmişe fazlasıyla bir özlem duyuyorum. Ama bundan asla rahatsızlık duymuyorum, lakin kendime gelmem sarsıyor beni. Çünkü zamanın bizleri nasıl da yıprattığına tanıklık ediyorum bi'nevi. Oysa hayat akıp geçmiş biz farkında olmadan.

Duyurumdur bu herkese; 27 yılı ardımda bıraktım bugün, 28'den gün eksiltiyorum. Oysa 13 yaşıma gelmeyi sabırsızlıkla bekliyordum bir vakit. Hep yerinde sayacağını zannediyorken zamanın; bizleri eskittiğinin farkına varmak ne acı. Dönüp baktığımda ardıma, bir andan ibaret sanki o koca geçmiş. Hiç yaşanmamış gibiyken bir yerde, bir yerde de sanki hep yaşanıyormuş gibi. Ne garip!

4 Aralık 2012 Salı

Beynime Kan Gitmediği Zamanlar



Beni sev sömür ama can verme, bana çay yap ta öl. İhtiyaç yok sana, meleğim ol da büyüdüğümü gör. Göz görmeyecek, söz. Katlanır gönül. 

Günahlar güzel olur Mart mevsimi. Beni adam yapan o adamın ta-kendisi. Fil ve çimleri, elleri kan dolu psycho sendromu. Hayatın halleri. Gel gör; renkleri varsa ruhunun. Küsme kırma kalbini bu mecnunun, o renk körü. Onun içi his çölü ve dopdolu tohumu. 

O rhastaman dölü ve kafası "mastura" her Allah'ın günü. Hadi gecikme öldür onu. Gel gör de akıt boşa tüm kanı ve kopart kayışı. Yem olma yarışı, mahlas dünya barışı. 

Ben vucuduma iğneler ektim el feneriyle; beynime kan gitmediği zamanlar.

29 Kasım 2012 Perşembe

Sana İmkansızı Pişirmekteyim

Eksik olan yönümüz; yönümüzü bulamayışımız. Bazen ölmek için çok geç kalırız yada bazılarımız gibi erken davranırız. Fakat öbür taraf her zaman çok sıcak. Yeniden doğmaksa zaman alacak. Telafisi yok. Tarihe tuttuğumuz her not hata olarak hatırlanacak. Üstelik o da kısır döngüden ibaret. Düzeltmekse amacın, toprağa girmeden denemek gerek ki bunun için asker olman gerek. Çocuklaşma, yaşlanmaya devam et ölene dek.

Empalarım, ölemek için yaşar - yaşamak için doğar. Can vermek istemem ama ne de yaşamaya hevesim var. Oysa geriye kalanlar, hip hop'la doldurmaya çalıştığımızı sandığımız boşluklar ve hep boşuna anca attığımız onca adımlar.

Hadi; kör ateşte dolaş. Acını dindirmeye çalışma, gel kahvaltımı paylaş. Biliyorum; çocuklarınıza ruhumdan üfledim. Ben ki bi'nevi hayat tüketme bahsiyim, mutfaktayım Gümülcine sana imkansızı pişirmekteyim.

26 Kasım 2012 Pazartesi

İnişler, Çıkışlar

Herkesin yüzünde ki acı gerçeğin kıskaçında, hikayemin henüz başı. Vazgeçilip terk edilmekle tehdit edilmekteyim. Menfaatlerim alehimde saf tutar oldu, gün batımı mateminde çekiyor olurum cefamı.

Tüm bu musibetlerin yegane sahibiyim, sanma ki infilak etmem! Bir çamur deryası halini alır yazdıklarım ve niceleri cephelenir bana karşı.

İyilikle aram iyi değil. Ben hiçte vücud bulduğum varlık, sen elimi kana bulayacağım yurttaş. Nedir huzurunu kaçıran gözlerinde ki bu telaş?

23 Kasım 2012 Cuma

Ben Farklıyım!

Çocukluğumu hatırlıyorum da; sanki, ben yokken herşey sürekli olduğu yerinde sayıyormuş gibi bir hisse kapılıyordum. Babam mesela, hep 40 yaşındaymış hiç çocukluk yaşamamış ve hiç yaşlanmayacakmış gibime geliyordu. Tüm dünyanın benimle birlikte harekete geçtiğini hatta herşeyin benim üzerime kurulu olduğunu, bunu bana belli etmemeye çalışanların ise günü geldiğinde bana sürpriz yapmak istedikleri için benden gerçeği sakladıklarını düşünüyordum. Böylelikle çok önemli biri olduğumu ilan etmiş olacaklardı. Sanırım ailemin ve akrabalarımın bana olan yoğun ilgisinden dolayı böyle düşünmüş olmalıyım. Tabi bunun aslında gerçekte böyle olmadığını annemin bana; büyüdüğümde benim de bir baba olacağımı söylediğinde farkettim. Bu hiç hoşuma gitmemişti, çünkü çok sıradan birşeydi. Oysa ben bir süper kahraman olacağımı düşünüyordum. Ne büyük bir hayal kırıklığı.

96 yılı İdadiyespor kadrosu. hayal gücümüze bakar mısınız?
Üst soldan sağa: Süha, Selçuk, Cihan, Mehmet, Sabri, Mustafa, Mustafa
Alt soldan sağa: Sami, Ali (ben), Birtan, Samet, Barış, Ümit
Sol üst köşede yalnız duran Hamdi.

Bu durumu çok içerlemiş olmalıyım ki ergenlik dönemime doğru yol alırken, sonradan kazanacağım özel güçlerimin ortaya çıkmasını bekledim hep. Bilirsiniz, örümcek adam gibi; bir örümcek ısıracak sonra mutasyon gerçekleşecek. Ama değişen birşey olmadı. Sadece ergen olmuştum ve çok sinirliydim. Tamam, süper güçleri olan biri olmamıştım ama sıradan biri olmadığım konusunda yanılıyor olamazdım! Bunu ıspatlamalıydım. Dünya benim etrafımda dönmeye devam ediyordu sonuçta, bunu görebiliyordum. Ben en iyisini hak ettiğime inanıyordum, farklıydım ve bunu hissedebiliyordum! Benim ve birkaç arkadaşımın dışında herkes saçmalıyordu bize göre. Büyüklerimizden de kimse birşey bilmiyordu çünkü onların çağı kapanmıştı bir kere ve sıra bizdeydi. Onlar bunu anlayamazdılar. Geri kalan akranlarımızın arasından da doğru olanı biz yapıyorduk. En güzel müziği biz dinliyor, en güzel elbiseleri biz giyiyor ve en güzel hayatı biz yaşıyorduk. Önemliydik, belki bunu herkes göremiyordu ama birgün herkes anlayacaktı.

Derken, ben ve arkadaşlarım Üniversite'yi kazandık. O yıllar iki kez ünlü olma girişiminde bulunmuştuk ama işe yaramamıştı. Artık bunun için pek bir vaktimizin de olduğu söylenemezdi çünkü zaman acımasızca akıp geçiyordu. Tüm evren bize karşı cephe almış ve elinde ki her kozu alehimizde oynuyordu sanki. Herşey için çok geçti ve iyiden iyiye başarısızlığımızın nedeni, sistemin ta kendisi olduğunu düşünmeye başlamıştım. Bu yüzden bunun acısını herkesten çıkarma niyetindeydim. Çok kızmıştım çünkü! Küfrediyordum! Suçluyordum! Kadınları, aileleri, eğitimi, devleti, polisi, aklınıza gelebilecek herkesi... Herşeye karşıydım! Yenilmemeliydim, güçlüydüm! Doğruyu yapıyordum ve hak ettiğim karşılığı alamıyordum!

Birgün uyandığımda fark ettim ki, ben harcanabiliyorum. Ben; kendimi diğer kişilerden farklı gördüğüm için onlar adına önemli biri olduğum yanılgısına saplanmıştım. Çocukluk, ergenlik, cahillik, ne derseniz deyin. Kademe kademe aşılması gereken bir yolculuk bu sanırım. Güzel, tatlı bir rüya. Şimdilerde; etrafımda ki yeni yetmeleri gördükçe aklıma o günlerim geliyor ve tebessüm edemeden yapamıyorum. İşin acı tarafı, 23-24 yaşında olup hala ergence düşünenler var. Ne acı. 30 yaşını aşmış ama bunun farkına varamamış kişilerin durumu ise en vahim olanı sanırım. Herkesin kendi kibirinde kavrulma süresi değişiyor olsa gerek. Birşeyleri ispat peşinde koşmak, zaman kaybıdır. Sorumluluk alıp, yapması gerekeni yapmalı insan.

18 Kasım 2012 Pazar

Senden Nefret Etmiyorum ama Sevmiyorum da!

Öldürüyordur seni sevdiğin. Bir de hüzün kaplar ya içini, kurur kanın damarlarında. Yine de kızamazsın. "Haklısın, peki o zaman" dediğinde küsmesin diye çıkmıştır o söz, düğümlendiği yerinden son defa. Kokmuyordur çiçekler artık ona. Açmıyordur güneş. Ve yağmur yağdığında, sadece yağmur yağıyordur. Dilin damağın kurur da matem çalarsın göğe. 

"Ey parlayan ay! Ne ara geliverdi hasat zamanı, gül bahçesine Ali'nin?"
"Ben ne ile gönlümü hoş tutayım şimdi?"

Öylesine kördür ki sevdiğim; saplayamamıştır bile kalbime hançeri. Oysa ölüm, taze bal tadındaydı. Bense zehir içmek zorunda kalmıştım yaşatılarak. Senden nefret ediyorum diyemem ama sevmiyorum da artık. Çöl gibisin benim için. 


Hoşunuza gittiyse eğer, bunlara da bir göz atın derim ben:

14 Kasım 2012 Çarşamba

Evim, Güzel Evim

Kiralık ev aranıyor!

Yaz tatilinden sonra yeni okul dönemi nedeniyle 2005 yılından bu yana öğrencilik hayatımı sürdürdüğüm Atina şehrine geri dönmüştüm. Bu yılın diğerlerinden farkı, Üniversite yurtlarının devlet tarafından maddi imkanı kısıtlı olan öğrencilere sağladığı bedava konaklama süresinin sonuna gelmiş olmamdı. En kısa zamanda yurtlardan çıkmam gerekiyordu ve bu bende ciddi bir şekilde stres yaratıyordu. Bütçeme uygun bir ev ve bir de ev arkadaşı bulmam gerekiyordu, üstelik sınav döneminin tam ortasında. Neyse ki ev arkadaşımı bulmak uzun sürmedi. Benimle aynı kaderi ve fakülteyi paylaşan liseden arkadaşım, İbrahim'le birlikte aynı evde kalmayı kararlaştırdık. Geriye evi bulmak kalıyordu. Ama yine de elimizi çabuk tutmamız gerekiyordu çünkü yeni eğitim yılı henüz başlamış ve ev kiralayacak olan öğrenciler Atina'ya gelmişlerdi bile.

Hatırlıyorum da yaptığımız ilk şey internetten kiralık evleri kontrol etmek olmuştu. Sonuçta öğrenciydik ve bize kiralık ev bulması için emlakçıya ödeyecek paramız yoktu. Kendimiz koşuşturmamız gerekiyordu. Üstelik ben şahsen, bu işlerde oldukça tecrübesizdim ve neler olup bittiği hakkında en ufak bir fikrim bile yoktu. Neyse ki bu konuda İbrahim son derece deneyimliydi. Yurtlara yerleşmeden önce, Atina'da ki ilk yıllında  2 ev değiştirmek zorunda kalmıştı, ve böylelikle ev bulma konusunda tüm işi o üstlenmişti neredeyse.

Kıralayacağımız ev, hem Üniversite'nin yurtlarına hem de fakültemize yakın olsun istiyorduk. Böylelikle 6 yıl boyunca beraber vakit geçırdiğimiz arkadaşlarımızla iltibatı kaybetmeyecektik. İşe; internette rastladığımız bölgemizde ki ilk kiralık evden başladık. Ev sahibi bir kadındı. Fazla detaya girmeden söylemek gerekirse, kadın bizi ahmak sanmış olmalı ki atmaya çalıştığı kazık bir tarafımıza giremeyecek kadar büyüktü. Anlaşılan o ki, evini kiralamak istemiyordu yada bu konuda oldukça başarısızdı. Üzerinden 1 yıl geçmiş olmasına rağmen hala evine bir kiracı bulamamış olması bunu gösteriyor sanırım. İnternette ki ilanlara pek fazla itibar göstermemeye karar aldık, çünkü birçoğu ya sahte çıkıyor yada çoktan kiralanmış oluyorlardı. Dolayısıyla sokakta ki ilanların tamamını kontrol edip bize uygun olan evin sahibi ile iletişime geçmemiz gerekiyordu, belki bir randevu ayarlayabiliriz ve evin durumunu kontrol edebiliriz diye. İlk iki haftamız bu şekilde geçmişti. Sabah akşam dolaşmadık yer, göz atmadık ilan kalmamıştı ama ne yazık ki bir sonuca ulaşamıyorduk. Başka semptlere de uğramaya başlamıştık ama sonuç hep aynıydı. Ya kiralar pahalı oluyordu yada ev çoktan kiralanmış oluyordu. Üstelik zamanımız iyiden iyiye daralıyordu.

Pek vaktimiz kalmamıştı açıkçası. Bu durumun böyle devam etmesi halinde, bundan sonra ki hayatımı bir parkta geçirmek zorunda kalacağım gerçeği, sonumun Omonia'da ki mülteciler gibi olacağını düşündürmekten alı koyamıyordu. Kim bilir belki de eroine başlardım. Bu benim için hiç hoş olmazdı doğrusu. Evet karamsar ve çocukça bir yaklaşım, bunu kabul ediyorum. Fakat tuhaf olan; insan ümidini yitirdiğinde aklına nedense hep olumsuz şeyler geliyor. Neyse ki bu durum daha fazla devam etmedi. Çok iyi hatırlıyorum 5 yıl öncesiydi. Alışverişten dönüyorduk ve şuan İbrahim'le birlikte kaldığımız mahalleden geçiyorduk. O zaman benim İbrahim'e;

"Ne güzel bir mahalle. Herşey yolunda giderse okul bittiği zaman ve Atina'da bir iş bulduğumda burada yaşamak isterim" 

deyişimi asla unutmayacağım. Evi kiralayacağımız gün yine aynı mahalleden yurtlara geri dönmek için geçiyorduk. Ve planımızda o mahallede ki ilanları kontrol etmek yoktu çünkü burada ki kiraların çok yüksek olacağını düşünüyorduk. En nihayetinde kampüse en yakın yerdi ve bu; ev sahiplerine fiyatları abartmalarında büyük avantaj sağlıyordu. Gece geç saatti, yorulmuştuk. Lakin gözümüze bir ilan ilişmişti. İlanı kontrol etmek için gittiğimizde, karşı ki dairenin balkonunda oturan orta yaşlı bir bayan bize; evin anahtarları kendisinde olduğunu ve eğer istiyorsak eve girip bir göz atabileceğimizi söylüyordu. Biz de bunun harika bir fikir olduğunu, rahatsızlık vermeyeceksek bunu yapmak istediğimizi belirttik. O da bizi içeri davet etti ve böylelikle evi görmüş olduk. Kadın ev sahibinin çok iyi biri olduğunu ve aynı zamanda kendisinin de kiracı olduğunu söyledi. Öğrenci olduğumuzu ve ekonomik durumumuzun iyi olmadığını ona anlattığımız vakit bize fiyatta kolaylık sağlayabileceğini de belirtti.

Öyle de olmuştu. Üstelik bizden depozito da talep etmemişti ve 1 ay boyunca evde bedava kalmamıza izin vermişti. Biz de bu zamanın bir kısmını evi temizlemek, gerekli onarımları gidermek ve birkaç malzeme almak için değerlendirmiştik. Bir süre sonra yurtlarda ki odalarımızda ne varsa hepsini taşımıştık ama evin salonu ve mutfağı hala bomboştu. Birşeyler satın almamız gerekiyordu. İki koltuk bir masa, birkaç tane de tabak kaşık filan. Yurtlarda kaldığımız dönem, o tarz şeylere ihtiyaç duymuyorduk çünkü; yemeğimizi devlet karşılıyordu. Artık böyle birşey söz konusu değildi, ve o yüzden fiyatları kolaçan etmek için birkaç mağza gezmiştim ama çok pahalıydılar. Özellikle koltuk takımı tarzı şeyler. Anlaşılan evin birşeye benzemesi için biraz masraf yapmamız gerekiyordu. Derken internette bir ilana rastladık. Acilen evden taşınması gereken biri 150 Euro'ya kendi salon takımını satıyordu, ve bu fırsat kaçmaz diye düşünmüştük. Bize en çok, taşımacılığı ile birlikte 200 papele mal olucaktı bu da kafa başı 100 papel demek. Ne yazık ki sınavlarımız ve üşengeçliğimizden dolayı bu cazip fırsatı da kaçırmış olduk.


Penelope'nin hediyeleri

Birgün İbrahimle, durum değerlendirmesi ve hesap kitap yapmak için yeni evimize gittik. Artık yurtlardan rahatça kovulabilirdik, en azından gecemizi geçirebileceğimiz bir yerimiz vardı ve parkta sabahlamak zorunda kalmayacaktık. Bu iyi bir gelişmeydi. Öte yandan kirladığımız ev, bir evden çok barınağı andırıyordu. Ev o kadar boştu ki sesimizi yükselttiğimizde yankı, 1 gün boyunca devam ediyordu. Balkonda oturuyor ve 150 Euro'ya kaçırdığımız o fırsat yüzünden birbirimizi suçluyorduk. Muhabbete depresif bir atmosfer hakimdi. Okulu tartışıyorduk. Okulun iyi denilemeyecek kadar kötü bir durumda olduğundan, henüz bir baltaya sap olamadığımızdan, ailelerimize yük olmaya başladığımızdan, bu yetmezmiş gibi; şimdi bir de masrafa gireceğimizi ve artık her ay ödememiz gereken bir kiranın olduğu gerçeğinden söz ediyorduk. Depresyona girmemiz için yeterli nedenlerimiz vardı. O vakit yanımıza yaklaşan yaşlı bir bayan, bize seslenerek ne tartıştığımızı sordu.
"Tamam, bir tek sen eksiktin teyze yahu. Seni ne alakadar ediyor?" diye düşünmüştüm. Daha sonra olacak olanları tahmin edebilseydim eğer, muhakkak böyle düşünmezdim. Yaşlı bayan bize isminin Penelope olduğunu, şimdilik karşı apartımanda kaldığını ama taşınması gerektiği için evi satacağını söyledi. O bunlardan söz ederken biz hala bir anlam veremiyorduk ve ben "Bize ne bundan?" diye düşünmekten kendimi alıkoyamıyordum. Penelope bizi evine davet etmek istediğini söyledi. Elinden çıkarması gereken bir salon takımı olduğunu ve beğendiğimiz taktirde bize hediye edebileceğinden bahsetti. Şaşırmıştık. Duyduğumuz şeyin gerçek olup olmadığından emin değildik. Israrcıydı, biz de onu kırmadık. Evine gittiğimiz zaman karşılaştığımız şey; tahminen 1500 Euroluk bir salon takımıydı. İlk başta bunu karşılıksız bir hediye olarak kabul edemeyeceğimizi, bütçemizin yettiği kadarıyla birşeyler ödememizin daha doğru olacağını söyledik. Ama Penelope bu teklifimizi red etti. Paraya ihtiyacı olmadığını, bunları hediye olarak kabul ettiğimiz taktirde, kendisini ağır bir yükten kurtaracağımızı sözlerine ekledi. Anlaşılan gerçekten elinden çıkarmak istiyor ve alım satım işleriyle zaman kaybetmek istemiyordu. Üstelik bu bizim için büyük bir lütuftu. Fırsat ayağımıza kadar gelmişti. Ona sonsuz minnet borcumuzu nasıl ödeyebileceğimizi sorduğumuzda, o bize eşyaları işaret ederek onları almamızın yeterli olacağını söyledi.

Eşyaları taşımamıza yardımcı olması için yakın dostumuz Ercan'ı telefonla aradık. O da bu duruma çok şaşırmıştı. Eşyaları taşımamız için evine gittiğimizde, yaşlı bayan sözünde durmuyor ve bize daha da fazlasını çıkarıyordu. Halılar, bir sürü mutfak eşyaları, avizeler vesayre. Hepsini taşıdığımızda üzerimizde tatlı bir yorgunluk vardı. Yaşlı bayana asla ödeyemeyeceğimiz o minnet borcumuz bir kat daha artmıştı. Ama Penelope, ona büyük bir iyilik ettiğimizi düşünüyordu. Bizi o akşam, neredeyse tamamen boşalan evinde yemeğe bile davet etmişti. Kıramazdık. Yemeğe gittiğimizde mutluluğu yüzünden okunuyordu, Penelope'nin. Espiri üzerine espiriler patlatıyor, hatta bana kendi adını taşıyan torununu gelin vermek istediğini söylüyordu. Tabi bu bir espiriydi. Bize tavuk sipariş etmişti. Yedik içtik. Ona teşekkür ettikten ve şükranlarımızı sunduktan sonra oradan ayrıldık. O gün onu, ilk ve son görüşümüz olmuştu.


Sığ biri değilim

O dönem yaşanan tüm bu olayları küçümseyecek kadar sığ biri değilim. Özellikle bu yazıyı yazmamın en önemli nedeni olan Penelope'yi ve bize yapmış olduğu iyiliği asla unutmam. Bahsi geçtiği her seferinde dillendirdiğim  tüm bu yaşanılanlara bazılarının "götsünüz oğlum" yorumunu yakıştırması, onların ne kadar da kör ve sığ olduklarını gösterir aslında. Ben kaderci biriyimdir, tesadüflere inanan eksik ve şuursuz biri değil. Olup biten herşeyin geçerli bir nedeni vardır. Buna akıl sır erdiremeyenlerin şans olarak yorumladığı boş şeye inanmam. Ve evet, kazandığın şeyin kıymetini bilmek için önce kaybetmen gerekiyor.

Bizim o gün o ilanı görmemiz ve biz hiç birşey demeden, bize evi görme teklifinde bulunan o kadına rastlamamız için yorgunluktan bezmiş ve umutların tükendiği son anda, o mahalleden yurtlara yol kesmemiz gerekiyordu. Böylelikle o güne dek en çok beğendiğimiz evi tutmuş olalım. Bize kazık atmaya çalışanı bilmiş olalım ki, iyi niyetli ev sahibi ne demek iyice onu anlayabilelim. Ve o 150 Euroluk salon takımını kaçırmamız gerekiyordu ki, Penelope'nin hediyeleriyle karşılanalım ve o mutluluğu içtenlikle yaşıyabilelim. Bu sadece bir ev ve bir salon takımından ibaret değil. Çok daha fazlası.

8 Kasım 2012 Perşembe

Kadın & Kül



Kışın son günü soğuna tutunmuş bir ilk bahar sabahı uyanamadığında; ne de yakışmıştı seher şebnemi gözlerine ölümün o ketum lekesi. Aynı ihtişamın tohumundan filizlenirdi birbirinden ayrı iki derya. Biri bilmezdi bile, diğeri tapardı ona.

Ve hüzünle demlinirdi o, ay yüzü; tuzlandığında engin denizler gibi masmavi dalgın gözleri. Kendimi batırırdım onlara, batmaz denilen gemiler gibi. Ve bir cumartesi gecesi sen öldün, ve ben oldum tüm kötülüklerin rahibi. Kutsadığım eller şeytanın ki. Düşürme gözlerini yüzümün üzerine, sahibe köpeği ile alay eder gibi.

Kinle doluyum kendime. Boşa geçirdiğim her bir anın intikamını alırcasına, umudun doğum sancılarını boğmaktayım sadece. Ve not düşüyorum nefesinin çilek koktuğunu, anılarının can yaktığını. Kelimeler kifayetsiz kalmıyordu bu denli nemli ruhumun derinliklerinde; ben bu derde dusmeden once!

Asla olmam dediğim adam oluyorum ve zaman eskitiyor hepimizi.

24 Ekim 2012 Çarşamba

Ölüm Hiçlik Midir?

Felsef-i açıdan bakacak olursak, insanoğlu varoluşundan bu yana bu sorunun cevabını arayıp durmuş lakin henüz bu soruya somut bir yanıt verebilmiş değildir. Özellikle natüralist felsefeyi benimsemiş olan düşünürler, mevzu bahis olan konuyu ele alıp yüzlerce teori üretmiş fakat sadece bir tahminin veya varsayımın ötesine geçebilmiş değildirler. O nedenledir ki ölümden çok; hayat denen bu sürecin nasıl yaşanılması gerektiği ile ilgili birbirinden farklı binlerce görüş öne sürülmüş, ve bu farklılıklar günümüzde "sekülarizmateizm" gibi yeni fikirlere gebe olmuştur. Öte yandan din-i düşünürler; İlah-i metinleri ve kutsal kitapları baz alarak, ölümü sadece yeni bir sonsuz başlangıcın duraksaması olarak yorumlamış ve -hayatı- imtihan alanı olarak nitelendirmişlerdir.

Gümülcine, İmaret

Her an durmaksızın gelişmekte olan bilim bu iki kesimin de ortak silahı olmuş ve zaman zaman "gerçek" su istimal edilerek natüralist felsefeyi benimsemiş ateist ve agnostikler tarafından emellerine alet edilmiştir. Böylelikle bilim; geçmişten bu yana yanlış anlaşılmaya, "yozlaştırılmaya" maruz kalmış ve zaman içerisinde bilimin dogma karşıtı bir olgu olduğu düşünülmüştür. Bunun farkına varabilmemiz için tarihte geriye doğru geniş kapsamlı bir yolculuk yapmamız gerekmektedir. Ancak şuan ki konumuz; bilimin, ölümden sonrası için somut bir yanıtının olup olmamasıdır. Bilim doğası gereği nedenleri ve nasılları esas alarak yaşamı incelemektedir ki henüz ıspatlayamadığı birşeyi yok sayar. Dolayısıyla ölümü bir son olarak yorumlasa da sonrası ile pek ilgilenmemektedir. Ayrıca az önce belirttiğimiz üzere, "bilimin cevaplayamadığı soru yoktur" yanılgısı, bilimin toplum tarafından yanlış anlaşıldığına örnek teşkil edecek niteliktedir. Bilim; "neden hiç birşey yerine birşeyler var, neden bir kaos yerine bir düzen ve fizik yasaları var?" gibi temel soruların yanısıra, "hayat nasıl başlamıştir?"  gibi soruları da cevaplayamamaktadır. Lakin, eğitici ve öğreticidir. Yaşamımızın her alanına sızmış, doğayı ve işleyişini anlamamızda en önemli unsur haline gelmiştir.

Toparlayacak olursak, ölüm bir hiçlik midir sorusunun cevabı semavi dinlerin öğretilerinde saklıdır. Aralarında özellikle İslam dininin bu hususta bir adım daha ön plana çıkmasının nedeni, temel ilkelerinin tamamını ölümden sonra ki sonsuz hayat (ahiret) inancının üzerine inşaa etmiş olması ve yaratılanları, Yaratan'ın sanatını olarak tefekkür etmesidir. Bir başka değişle orta çağ dönemi Hristiyan Katolik kilisesinin bilime karşı uygulamış olduğu siyasi yaptırımların aksine, İslam dini; Allah'ın sözü olarak kabul edilen kutsal kitabı Kur'an-ı Kerim ile sabittir ki, her alanda bilim ve ilmi teşvik etmektedir.

                                                              ***

Karşımızda duran bu resmin daha iyi anlaşılabilir olması; günümüzde bilim yöntemi olarak adlandırılan metodolojik natüralizmin, felsef-i natüralizm ile ilişkilendirilip mutlaklaştırılmış olduğunun farkına varılmasıyla sağlanabilir. Basitçe söylemek gerekirse eğer; doğada gözlemlenebilen herhangi bir fenomenin çözüm yöntemi, doğayı mutlak gerçek kabul eden bir düşüncenin uygulaması ile mümkün olabileceği fikridir. Bu da şu demek oluyor; bir problemin çözümüne başlamadan önce Tanrının varlığını göz önünde bulundurmak yada Tanrı'ya atıfta bulunmak baştan yasaklanıyor ve, bir sonuca varıldığında Tanrı'nın doğaya bir müdahalesinin söz konusu olmadığı vurgulanıyor. Böylelikle Tanrı'nın varlığı (natüralist felsefenin bizzat kendisinin yasaklamasıyla) red edilmiş oluyor.

Ölümü anlayabilmemiz için yaşamı
 ve onun kaynağını anlamamız gerekiyor.

23 Ekim 2012 Salı

Varolmayı Seçmek

Doğuyoruz; üstelik elimizde olmadan. En azından bana danışıp fikrimi soran ve bana seçme hakkı sağlayan birileri olmadı, bundan eminim. Hiç kimse gelip te "hayat denilen bir süreçten geçmek ister misin? Orası oldukça eğlenceli, bahse girerim çok hoşuna gidecek, tabi doğru kararları verebildiğin sürece..." gibisinden bir laf etmedi! Evet, hatırladığım kadarıyla böyle birşey olmadı. Aksi düşünüldüğünde dahi; hangimiz yokluktayken böylesine cazip bir teklifi red edebilirdi de yoklukta bir hiç olmayı yeğlerdi? Çok merak ediyorum doğrusu. Düşünün, o zaman biriminde kesinlikle tecrübesiz olurduk; ve bu bizim alacağımız ilk karar olurdu öyle değil mi? Lakin, karar ne demek bilmiyorduk bile, ki büyük olasılıkla tercihimizin doğruluğunu veya yanlışlığını iredeleme gibi bir lüksümüz de yoktu. Yanılıyor muyum? Çünkü bunun için yaşamak ve yaşadıkça tecrübe edinmek gerekiyor. Zaten süreç nedir bilemezdik, bırakın birgün sonlandıralacak olan bir yaşama dair herhangi bir fikre nail olmayı; anne karnında doğum sürecinin 9 ay 15 günde tamamlanacağını dahi tahmin edemezdik.

Gümülcine, İmaret, Çay Ağazı

Peki, biliyor olsaydık ve seçme şansımız olmuş olsaydı, neyi seçerdik? Yokluğu mu? Varlığı mı? Gerçek şu ki; ben yokluğu seçerdim diyebilecek birinin varlığına inanmıyorum, cünkü böyle düşünenlerin tümü çoktan son kararını verip intihar etmişlerdir bile. Hayatta kalan veya kalmaya çalışanların tamamı yaşamı ve yaşamayı server. En sefilinden, en yoksuluna, en çaresizilik içinde olanından en lüks hayatı sürenine, en sefa içinde olanından en zengin olanına kadar, herkes yaşamayı sever ve didinip durur. İngiltere kraliçesinden, bizim mahellenin delisine kadar. Bu böyledir. Kimisi bunu bir lokma ekmek için yapar, kimi ise milyarlarına milyon katmak için. Hiç ölmeyeceklermiş gibi yada biraz daha yaşamak için. Yine de ölürler ve korkarlar, çünkü ölüm onlara hiçliği ve çaresizliği hatırlatır. Tedirgenleşirler. Önemsememeye ve hiç düşünmemeye çalışırlar. Kendilerini meşgul edip unutmaya çalışırlar. O kendisini onlara hatırlatana dek. Buna bir cenazede çığlık atan o sessizliğin içerisinde tanıklık edebilirsin. Ölüm onlara doğum öncesini hatırlatır. İşte bu yüzdendir ki "hayat denilen süreçten geçmek ister misin?" sorusuna, hala yaşıyor olanların da cevabı evet olurdu diye düşünüyorum. Peki ölüm, hiçlik midir?

8 Temmuz 2012 Pazar

Gamze



İçimde kanayan katran gibi acın, whiskey'imle içmek seni. Göz yaşım ki yüzümde gamzeler açmalıydı ismin gibi; seni her yudumlayışımda. Oysa boğazıma düğümleniverdin ve ölen ben oldum hergün, seni sırdaşımla konuşmaya kalkıştığımda. Gök yüzü mavisine küstüm, unutabilmek için gözlerin rengini. Sonra ben hep yağmur yağsın istedim. Güneş hiç açmasın.

Devirdim kendimi köşeme, anılar estikçe yüzüme, yüz çevirdim. Bekledim ki yaz gelsin; tenezzül etmedin bile! Ve bugün buradayım yarı halimle. Keşkelerle boğuşan pişmanlıklarımın bir kısmı; senden arta kalanla yaşama telaşında. Kanıma işleyen zehir oldu zaman, geçtikçe arttı tesiri; sen esrar oldun sigarama, ben de onun esiri...

7 Temmuz 2012 Cumartesi

Dünden Bugüne, Teşkilat-ı 13 İhmal

13 İhmal; ilk kez 2004 yılında bir fikir olarak ortaya atılan, ve aynı yıl içerisinde biri producer, diğer ikisi “mc” olmak üzere 3 kafadar tarafından kendi imkanları el verdiğince demo albümlerini hayata geçırebilmeleri amacının doğrultusunda, Gümülcine’de kurulmuş bir home studio‘ya verdikleri isimdir. Ufak anlaşmazlıklar nedeniyle erken dağılan bu oluşum, daha sonra isminin Teşkilat-ı 13 İhmal olarak belirlendiği 2004 yılının sonlarına doğru, Nujelm ve Hazreç müzik gurubu tarafından yeniden Gümülcine’de yapılanacaktır. O yıl; üç adet deneme demo albümü Teşkilat-ı 13 İhmal imazası altında dinleyicilerine ulaşacaktır. A, Artı adlı Nujelm’in ilk bandrolsüz deneme demo albümü, bunlardan biriydi. 2008 Yılı Kurucularının Üniversite eğitimi, 2005 yılında yeni kararların alınmasına, örneğin müzik gurubu Hazreç’in dağılmasına ve Uneba Realm’in kurulmasına, Teşkilat-ı 13 İhmal'in Selanik ve Atina olmak üzere iki kola ayrılmasına, son olarak 2007 yılında Büdü’nün de aileye dahil olmasına sebep olacaktı. Uzun bir süre boyunca (2006 - 2009 yılları arası) kayıtların Atina’da, track’ların ise Selanik’te tamamlanması söz konusu olacaktı.

İlerleyen yıllarda hayata geçirilmesi planlanan projelerin sadece müzikle sınırlı kalmaması, çıtanın yükseltilmesine ve Teşkilat-ı 13 İhmal’in daha da büyümesine vesile olacaktı. Üç kişiden oluşan Hazreç gurubu, iki kişinin şahsi kanaatleri gereğince müzik hayatlarına son vermelerinden dolayı dağılmış ve böylelikle Zuzu ile Nujelm, Uneba Realm’ı kurma gereği duymuşlardır. Uneba Realm; Hazreç gurubuna nazaran kendilerine ilke edinmiş ideolojinin doğurtusunda müziklerini inşa ediyor, görüş ve duruşlarından asla taviz vermiyorlardı. İlk yıllarda takındıkları tavır oldukça sert ve karamsardı. Müziğin sözden daha az önem arz etmediği görüşündeydiler. Βöylelikle müziklerinde ki durgunluk (düşük bpm) ve “karmaşıksızlık”, surreal akımın etkisi altında kalmış kötümser lyricklere göre oldukça sadeydi. Karanlık, umutsuzluk, kötü ve onların da isimlendirdikleri gibi ruh deşme sanatı, bizlere; icra ettikleri müzik türünü tanımlamamızda yardımcı olacaktır.

 Uneba Realm, Nobel Ölüsü adını taşıyan ilk bandrolsüz albümünü 2008 yılında çıkarmıştır. Orta Avrupada ses getiren albüm bir çok sitede dinleyicileriyle buluşmuş ve dergilerde tanıtılmıştır. O dönem Batı Trakya ve Türkiye’ye açılma düşüncesinde olmayan yapımcılar, o bölgelere tanıtım ve dağıtımı göz ardı etmişlerdir. 2008 yılında gerçekleşen bir başka olay da aileye dahil olan Büdü’nün, GADAB adlı kendisine ait demo albümünü ilk kez Teşkilat-ı 13 İhmal çatısı altında çıkarmasıydı. 5’i, skit, intro ve outro’lardan oluşan toplam 14 parçalık albüm dergilerde tanıtılmış ve dinleyicilerine gerek elden gerekse internetten dağıtılmıştır.



2009-2012 Sukunet dönemi diye adlandırabileceğimiz bir dönem. Büdü & Nujelm ortak yapım olan Mood EP (2012) albümüne dek kişisel single’lar müstesna, herhangi bir üretime gidilmemiştir. Öte yandan mevzu bahis geniş proje kapsamında ki planlamalar; Teşkilat-ı 13 İhmal’in Atina kentine taşınmasının ardından hayata geçirilmeye, üzerinde düşünülüp daha da genişletilmeye başlanılmıştır. Bunlardan bazıları: Video entertainment işine girilmiş, video klipler ve skeçler çekilmeye başlanmıştır. Teşkilat-ı 13 İhmal dalları arasına art’ı da katmış buna binahen eğlence şirketlerine poster ve bannerlar hazırlanmaya başlamıştır. Reklamcılık, faliyet gösterdiği bir başka alandır, TV ve radyo gibi kurumlara reklam temin etmeye başlamıştır. Sinema, kısa metraş filmler bir diğer alanıdır, çok yakında sizlerle paylaşılacaktır. Sadece müzik sektörüyle yetinmeyip faliyet gösterdiği alanları genişletmesi dolayısıyla Teşkilat-ı 13 İhmal, kadrosuna yeni çalışanlar ilave etme gereği duymuştur. Bugün Teşkilat-ı 13 İhmal hız kesmeden yapılanmaya son sürat devam etmektedir. Önümüzde ki dönem projelerin çoğu hazırlık aşamasını geçmiş, sizlerle paylaşacağımız günleri beklemektedirler. Bunların bir kısmı şöyledir:


  • Uneba Realm: Darkness, Vampiric, Tribute to 90’s ve Get the Funk Out olmak üzere 4 farklı albüm.
  • Büdü: Retro, Dub ve Battle ağırlıklı 3 farklı albüm çalışmaları. 

Gel



Gel gör beni kör gönlümün iki gözü. Ağıt dolu sazımın özlü sözü, tez gel. Uğruna kavrulup kül olduğum. "Ah" onun ay parçası yüzüne ben olduğum; ben umrunda mıyım onun?

Akan tuzlu göz yaşına dem olduğum. Yollarına gül, güllerine kul olduğum. Başıma taç ettiğim, hasretim. Kasvetim. Can-ı canan, bir çırpıda canıma kast ettiğim.

Gelme n'olur!

Öldürür seni sevdam. Yağ ve hırkam benim tüm mülküm, yok kimsem. Sefasını sürdüğüm, günahlarımın cefası; engin denizlerin edası - mas mavi gözlerin. Ve rengi niha-i katili bu mecnunun. Vazgeç bu sevdadan Ali; yok sana bi'faydası!

6 Temmuz 2012 Cuma

Sürgün



Gül bahçelerinden sürgün yediğim. Aşk gibi nazik şeye, ağır bir yüksün sen. O sarhoş etmiş seni belli. Kanatlanabileceğini mi umdun; böylesine derin bir hançer yarası saklıyorken kendini? Rüyalarından bahsediyorum ki onlar; pek zavallı bir tasavvur'un mahsül'ü. Hangi alemde aradın uğruna göz yaşı döktüğün meçhul'u?

Ey ardında bırakıp ta uçurumları; çıkageldiğin, aşk. "Özlüyorum" diyor onu içim, kanlı bir sicimle elimde bir anlık heves için. Yaşam ne tatlı! Hasretine neden olan canıma kıyamıyorum bile. Benden korktuğunu fısıldıyor oysa kulağıma ölüm! Dudaklarında ki zehrin olsun sonum.

İki bahtsız sevgilinin hengamesi, bu biçimsizlik. Nefesinin balını emip bitiren bu soğuk karanlık; ne diye hala saklıyor seni benden?

Müzik Hayatımın Dönüm Noktası; Mood EP

Öyle bir dönemime rastlıyordu ki Mood EP albümü, birşeylerin pırıltılı başlangıcı olduğunu ve diğer yandansa, tüm o karamsarlığın ve ruhumun küf tutmuşluğunun sonu olacağını hissettiriyordu adeta. Çevremde olup biten tüm o güzel şeylerin farkına varmaktan aciz bir şekilde, uçurumun kenarında, o dehşet verici boşluğu seyreder durur; oraya yuvarlanıp düşeceğim günü bekliyordum bi’nevi. Bunun neden böyle olduğunun açıklaması benim için oldukça güç. İmkanım olduğu vakit farklı bir başlıkta elimden geldiğince anlatacağım.

Bir sonbahar günü kayıt için gittiğimde Büdü’ye, her zamankinden farklı bir parça açmıştı bu sefer. Arasıra bunu yapmıyor değildi açıkçası; bazen dub bazen reggea, bazen de funk açıyor, birlikte dinliyor ve tartışıyorduk.

O gün dün gibi hatrımda, o zamanlar ismi Soul of the Black Man olan ve soul müzik türüne ait; alt tabanını fazla deşip biçmeden en iyi şekilde hiphop kültürüyle yoğrulmuş, dinlenilebilmesi ve hissedilebilmesi için öncelikle bir ruha sahip olunması gereken, o güzel parça, evet. Mood’un ve benim hikayem böyle başlamıştı, bu yüzden empam Büdü’ye minnet borcumu asla ödeyemeceğimden korkuyorum. Ona çok şey borçluyum. Olaylar hızla gelişmeye başlamış, 4 parçalık bir EP projesi kapsamında ki fikir üretimi, almış başını gidiyor ve bu nedenle albüme eklenen track sayısının ardı arkası kesilmiyordu. O dönem önümüzde ki son baharda çıkması hesaplanan albüm bu yüzden ve bazı elimizde olmayan teknik arızaların aksaklıklarından dolayı, altı ay gibi bir gecikmeyle de olsa en nihayetinde ancak tamamlanabiliyordu.


Benim için çok şey ifade ediyordu Mood, hala da öyle ve hep öyle kalacak. Yılların anlatamayıp ta bir türlü rahatlıyamamanın rahatsız edici birikintileri. Duygusal bir patlama, elimden geldiğince kırıcı olmadan ve en içten duygularımla satıra döktüğüm cümlecikler. Beni ben yapan yaşadıklarım ve tecrübelerim. Kendime sır tuttuğum ve asla yerine bir başkasının geçemeyeceği kıymetlimin tecellisi. Benim kendimle olan harbim. Kendime bile itiraf edemediklerimin şu albüme zuhur etmiş olması, beni tarifi zor bir mutluluğun içinde boğuyor.

Albümde sağolsunlar dostlarımız bizleri yalnız bırakmadılar, onlara burdan en içten ve en samimi duygularımla başta Uneba Realm üyesi olan Zuzu olmak üzre, Salto Mortal gurubuna da sonsuz teşekkürü borç bilir kendi bireysel müzik yaşantılarında da başarılar dilerim.

Kahverengiyim Artık



Saydam ılık yaz yağmurunda sen; kör bıçak mağduru. Ben, hayalini kurduğun kuruntunun belki unutulur umudu. O gün bugündür işte bak; dün gibi şimdi o gün. Vaad ile yükümlüyüm ve yüküm nankör dolu.

Uzun zaman oldu ve hevesi kaçtı, cümlemin takipçisi olduğu her bir harfin. Toprak beni doğurdu ben üzerine bastım, küsmedi bana. Ben öldüm de beni bağrına bastı.

Anla!

Yüzüne çiseleyen -damla damla- yağmur hakkı için. Farklı farklı renkte açan bahçelerin aşkı gul hakkı için. Katiliyim sevdalımın. Sanma ki sen öldün ve ben hala hayattayım. Nevsi telaşta şimdi bu şairin. İpucu unsuru faili meçhul cinayetin; dikilesi dudakları. Kazara yutkunurdu seni günde birkaç bin defa; asık yüzünde saklı şiirlerin ressamı.

Tümünü nehre döktüm sözcüklerin; ismini zikretmesinler. Alehinde tanıklık ederler de kötü söz etmesinler. Ve sen ettiğin söze ihanet ettin, oysa ben zehir olsan icerdim seni.

Amma Velakin