Okumak Anlamaktir

28 Aralık 2013 Cumartesi

Bir Cumartesi Gecesi

Gece; telve rengini çalmadan kahveden yaz serinliğinde Ağustos ayı, biran durdu zaman ve birbirini buldu iki çift göz salkımlar arasında. Aşk hatırlattı kendini, büründüğünde beyazlara mavi gözleriyle o güzelin bir Cumastesi gecesi. Duyduğum koku; aynı hüznün parfümüydü üzerine giydiği ve çekmedi bakışlarını yüzümden bu defa. Yaklaşıyordu, her birinde öldüğüm ağır ağır attığı adımlarıyla kırmızı topuklunun kendisi. Ve herşey anlamını yitirdi o an. Elinden kendime mektuplar yazıp çizdiğim esrarengiz sade kadın, sonunu getiremediğim cümlelerimin devamıydı bi'nevi[1]

Kelam dökmedi hiç, bir adım da olsa uzağıma oturana dek.. ben de öyle. Sessizlik kapladı zihnimi ve düşünemiyordum hiçbirşeyi, lakin sadece onu. Bir tek o varmış gibiydi benden hariç şu derya denen rüyada. Simsiyaha boyanmıştı bir kez çevrem, ne dostlarım ne de geri kalan insanlık ilgilendiriyordu artık beni. Ne görüyor, ne de duyabiliyordum. Sanki 7 yıl bir başkası kullanmıştı, varlık neyde vücud bulduysa işte bu bedeni[2]

                                                               ***

Çekip gitmek geçiyor insanın içinden böylesi durumlarda. Ya da en kötü belalara muzdarip olmak bir anlığına da olsa, unutabilmek için unutması gerekeni. Taş olmayı yeğliyor titriyorken elleri. Kanı donsun istiyor. Çünki... sessizlik neşter gibi yarıyor adamın kalbini. 

Ardımda öylece durmuş beni seyrediyor. 

Öleceksen tam zamanıdır, şimdi öl Ali! Hadi son gördüğün, arzulayıp ta hiç göremediğin olsun. Refah bugündür senin için! Ağla geliyorsa içinden, haykır hıçkırıklarını. Bertaraf et akıt kanı, varsın pabuçlarına bulaşsın! Ama görmesin seni böyle dağınık! Meltem dolu kokusunu duyabiliyorsun. Ey ardında bırakıp ta uçurumları, çıkageldiğin aşk[3] "Sarıl" diyor ona içim, duruk bir kalple bir anlık umut için[4] Bir daha durdu zaman ve dünya. Günüm, gecem ayım karşımda süzüyorum onu. Ses etsem incinir narinliği. Sen durma Ali, git burdan! Göm içine git burdan! Bakma artık gemiler batırdığın gök yüzü mavisi gözlerine, çek gözlerini! Devrildim hafifçe sessizliğin kalabalığına. Tane tane ayrılmak vardı ordan, umursamaz bir tavırla. Her adımda zerrelere bölündüm. Ve o "dur" dedi bana.

-Gitme. İşte şimdi hançeri yedin asıl Ali!
-Gitmezsem eğer...
-Olsun gitme.
-O zaman izin ver, biraz daha seyredeyim seni.

Gözlerini kısarak, hafif bir tebessümle başını usulca öne eğdi. Anlatmak istediğim o kadar çok şey vardı ki ona...


[1] Siyah Adamın Ruhu | Mood EP | Ben Büdü'nün liriği.
[2] "Sanki 24 yıl bir başkası kullandı, vücud neyde varlık bulduysa işte o bedeni" der Karaçalı, Kaçak Marlboro parçasında.
[3] Sürgün | Mood EP | Cadiko's Lyrics
[4] Sürgün | Mood EP | Cadiko's Lyrics: "Özlüyorum" diyor onu içim, kanlı bir sicimle elimde bir anlık heves için. Aynı kişiye atfedilmiştir.

21 Aralık 2013 Cumartesi

Koş Ali Koş

     #blogfırtınası

     Bugün 21 Aralık; Maya takviminin sonlanmasının üzerinden 1 yıl geçti. O kıyamet hangemelerini hatırlıyorum da, gülsem mi ağlasam mı bilemiyorum. Her şeye rağmen hayattayız, bu harika bir şey öyle değil mi?
     Beğeni ile takip ettiğim ve her yazısını severek okuduğum siminya'nın şu yazısında bu etkinliği gördüm. Anlaşılan biraz geç kalmışım, 21. ödevimizdeymişiz. Yine de neden olmasın dedim. Şanslıyım ki;  hayatımda 70 kiloya dahi çıkamamış olan ben, son 9 ayda orduda 15 kilo aldığımdan birazını kaybetmek için sabah erkenden kalkıp koşuya çıkmıştım ilk defa bugün. Böylelikle ''dışarı çıkın ve gördüklerinizi yazın'' adlı günün konusuna çup diye oturmuştu ilk egzersiz eylemim.


             Roads

     Son bahar tahtını kışa zamansızca devrettiği günden bu yana Gümülcine'ye, soğuk havanın etkisiyle birlikte sabahları ve akşamları sis ve nem etkin. Üstelik oldukça yoğun bir şekilde. Otomobil sürücülerin çoğu sabahları farlarını yakmak zorunda kalıyorlar. Burası her geçen gün daha çok İskoçya'ya benzemeye başlıyor. Bundan şikayetçi değilim, ne yalan söyliyeyim iliklerimize kadar işleyen bu sis görünümlü nemi seviyorum. Çoğu insan belki de böyle bir atmosferden bunalıyordur ama benim için bu geçerli değil. Bana; 1930'ların sonunu ve orta çağın savaşçılarını, zırhlarını ve kılıçlarını anımsatıyor. Neden bilmiyorum. Sisli bir havaya her zaman bir gizemlilik hakim oluyor. Tüm bunları seviyorum. Böyle bir havada dışarı çıkıp koşmak yada en azından yürümek, yapılabilecek en kıymetli eylemlerden biri oluyor benim için. Ve sonrasında bir duş!

Onbaşı; ''eğer o göbeği eritmek istiyorsan, hergün hafif bir tempoyla en az 40 dakika yürüyeceksin'' demişti. 20 dakikadan sonra vücud yağ yakmaya başlıyormuş. Bunu yapabilirim. Eğer sevdiğim müzikler de bana eşlik edecekse, bunu seve seve yaparım. Portishead mesela. Ben de öyle yaptım, yolculuk boyunca sisli havada cep telefonumdan Roads dinledim.
İnsanın tanıdığı olması güzel birşey, hele ki uzun süreden beri görüşmüyorlarsa. Anlatacak birçok şeyleri oluyor kuzey ülkelerine nazaran, yolda şans eseri karşılaştıklarında. Yıllar önce okumayıp iş hayatına atılmayı tercih etmişti Rıdvan. Yunanistan'daki ekonomik krize rağmen işlerin iyi gitmesi, sevindiriyor insanı arkadaşı adına. Ya da kasabanın en işlek caddesinde koşuyorsunuz belki de, sırf tanıdık bir simaya rast gelebilmek için. Hoş bir bayana gözünüz çarptığında, tempo düşürüyor ve yürüyorsunuzdur kim bilir?

Bunlar güzel ve insanın içini ısıtan şeyler, o nemli havada.

4 Aralık 2013 Çarşamba

Bir Komiserin Itirafları

Aşağıda görmüş olduğunuz poster; Bir Komiserin İtirafları adlı filme ait. İngilizçesi; Confessions of a Police Captain. İtalyancası biraz daha uzun; Confessione di un Commissario di Polizia al Procuratore Della Repubblica. İlaveten cumhuriyetle alakalı birşeyler söylüyor olmalı. 1971 yapımı İtalyan filmin; biri Moskova film festivali ve diğeri Cristal Awards olmak üzere  2 tane de ödülü bulunuyor.

Film Posteri
Confessione di un Commissario di Polizia al Procuratore 
Della Repubblica

Adından da anlaşılacağı gibi film; bir komiserin itiraflarıyla alakalı. En azından öyle olmalı diye tahmin ediyorum, filmi izlemedim. Zaten konumuz film değil. Konumuz uzun zamandan beri dinlediğim ve her dinleyişimde bana özgüven aşılayan; filmdeki şu soundtrack:

Parça; 1950'lerin başlarında kurduğu jazz gurubuyla Grammy kazanan ve 'en iyi şarkı' dalında Oscar adaylığına layık görülen Riz Ortolani'ye ait. Birçok başarılı sountrack'e imza atan sanatçının özellikle şuan dinlemekte olduğunuz parça benim için, kulaktan alınan yasal uyuşturucu gibi. Daha önce de belirttiğim gibi, uzun süreden beri Youtube kanalımın listesinde yer alan bu parçanın yanına bir de not düşmüşüm. Notta şöyle yazıyor: Küçük bir genç kızın hayallerini yıkarcasına...

Not: Filmi daha önce izlemiş olanlarınız varsa, fikirlerinizi alayım. İzlemeye değer birşeyse belki vaktimi ayırabilirim. Hiç fena bir fikir gibi duyulmuyor.

28 Kasım 2013 Perşembe

Kabbalah Nedir?

Bu soruyu bir haham'a soracak olursak, kabaca bir şekilde bize vereceği yanıt şu olacaktır: Kabbalah, büyük bir haham olan Rabbi Simon ben Yohai ve oğlu Rabbi Elazar tarafından yazılmış Tevrat yorumudur. Zaman içerisinde farklı kabalistler ortaya çıkmış ve kendi görüşlerini de katmışlardır. Fakat esas olan Tevrat'ın gizli yönlerini açığa kavuşturan bir öğreti olduğudur.

 Kabbalah denince, akla ilk gelen o meşhur resim/tablo.

Diğer yandan aynı soruyu "dürüst" bir kabbalist'e soracak olursak, alacağımız net cevap şu olacaktır: Kabbalah, yüzyıllar boyunca bir sürü efsanevi ve kafa karıştırıcı hatalı yorumlara maruz kalmış, böylelikle insanlar tarafından yanlış anlaşılmıştır. Bunun nedeni, binlerce yıldır insanlardan kasıtlı olarak saklı tutulmuş olması, dalların dilinde sifreli yazılmış olması ve "öğrencilerin" henüz buna hazırlıklı olmamalarından dolayıdır. Kabbalah; din, gizemcilik, büyücülük, kahinlik, masonluk veya diğer herhangi bir inanç sistemi olmamakla birlikte, bunların çoğunda yıllar boyunca kabbalah'dan ödünç alınmış ve yanlış anlaşılmış prensipler bulunmaktadır. Kabbalah'nın anlattığı şey, bir üst gücün varlığı ve bu üst güçten aşağıya inen ve bizim bu dünyada var olmamıza sebep olan güçlerin yönetimidir. Kabbalah ilmi; geleneksel bilimin yaptığı gibi bizim dünyamızı ve içinde ki insanları incelemez, lakin 5 manevi dünyanın ötesinde olan herşeyi araştırır. 

Sonuç olarak kendi içinde çelişen ve kafa karıştırıcı birbirine zıt cevaplar almış oluruz. Eğer onların açısından bu olayın derinliğine inmeye çalışacak olursak, işin içinden çıkmamızın imkanı yok gibi görünüyor. Zaten başlı başına içine kapanık, dışarıdakileri ötekileştiren ve kendilerinden olmayanların kabulu zor olan bir cemaat izlenimi vermiyorlar mı? Tavırları o yönde değil mi? O halde tarihte en başa dönmemiz ve adım adım ilerlememiz daha sağlıklı olacaktır. Unutmayalım ki kendilerinin de iddaa ettiği gibi maneviyatı ve ötesini inceleyen bu ilmi anlayabilmemiz için, olaya bizim de manevi bir boyutta yaklaşmamız gerekecektir. Aksi halde materialist bir yaklaşım sergilemek son derece hatalı olacaktır. Akabinde, Kabbalah - Masonluk - Arz-i Mevud ve "Mesih" bağlantılarını anlamamız çok güç olacaktır.

27 Şubat 2013 Çarşamba

Dünyayı Yönetenler

Gerçekte dünyayı yönetenler kimlerdir, hiç düşündünüz mü? Batı dünyasının emperialist güçleri mi sizce? Yoksa ABD ve Ortak Pazar mı? Trilaterar Konisyonu'na ne demeli peki? Bilderberg ve Masonik yapılanma bu gerçeğin neresinde yer alıyor? Ne kadarı komplo teorisi, ne kadarı gerçek? Herşey, para ve ekonomik çıkarlar uğruna mı vuku bulur? Ve genişletilmiş orta doğu projesi.


Bu gibi komunist söylemlerin ötesinde ki gerçek apayrıdır.
İsrail; batının şımartılmış küçük kardeşi olmakla birlikte, perdenin yönetmenliğini üstlenmiş başrol oyuncusudur. Günü geldiğinde dünyayı yönetenlerin Yahudiler olacağı inancı, bir Tevrat yada bir Şabat günü aini kadar uzağımızdadır. Öyle ki bir dini inancı - bir kavim ile bütünleştirmek, tesadüfi değildir. Vadedilmiş kutsal topraklara (Arz-ı Mevud) Siyonizm adı altında dönüş, Süleyman Tapınağının son inşası ve Kral Mesih'in zuhur edişi; Kabbalist Yahudilerin "Dünya Barışı" olarak adlandırdıkları "son" dönemde gerçekleşecektir. Oysa seküler bir dünyada aslı-aslen i'tikad-ı fasid olan bu gibi nassiyelere aldırış göstermek, cahillik ve mantık dışı bir hayal ürünü olarak nitelendirilecektir. Aynen planladıkları gibi.


Yahudi dünya yönetiminin belirtileri
ve vaktin zamanı.

Hiç kuşkusuz, dünya yönetimini ele geçirme hedefinde ki bir topluluğun ihtiyaç duyacağı unsurlar olacaktır: diplomasi, ekonomik güç ve son olarak beyin yıkama projeleri gibi. Arzu ediyorsanız bu hedefi, Yeni Dünya Düzeni olarak adlandırabilirsiniz. Her biri ayrı bir makale konusu olan yukarıda sözünü ettiğimiz mevzuatlar, bu yazımızda başlıklar halinde değerlendirilip çok fazla detaylandırmadan bahsedilecektir. Maksadımız konu hakkında sizlerin de bir fikre nail olmanızı sağlayabilmektir. Başka yazılarımızda daha geniş kapsamda anlatmaya çalışacağız.

Ekonomi & Bankacılık:
Küresel ekonominin yahudi hakimiyeti altında olduğunu tescillememiz gerekiyorsa, FED - Goldman Sachs ve IRS (Internal Revenue Service - Dahili Mali Hizmetleri) üçlüsünden söz etmemiz gerekecektir.

Marcus Goldman
Sözde "süper güç" Amerika (ABD) ve dünya ekonomisinin temel taşını oluşturan ve başkanlığını yahudi Ben Shalom Bernanke'nin yürüttüğü Federal Reserve System, iyice irdelendiği vakit, para basma yetkisi ve dünya ekonomisinin kontrolü kimlerin elinde, gayet iyi anlaşılacaktır.
Marcus Goldman; dağmadı Samuel Sachs gibi Amerika'ya göçmüş yahudi banker, finansiyer ve işadamıdır. Dünyanın en geniş yatırım bankası olan Goldman Sachs'ın kurucusudur. Şimdilerde merkezi New York olan Goldman Sachs'ın CEO'luğunu yahudi Lloyd Blankfein üstlenmektedir. Daha fazla detaya gerek duymadan ikisinin arasında ki ortak noktanın altını çizmemiz lazım gelir.

Ford Motor Company'nin kurucusu Henry Ford, 1920'li yıllarda "Uluslar Arası Yahudi" olarak adlandırdığı endişelerini, kendisine ait olan The Dearborn Independent haftalık gazetesinde ilk ifade edenlerden olmuştu. Henry Ford; tehlikeli bir küresel mali yapılanmanın, ABD hükümeti sınırları içerisinde başlatıldığını dile getiriyordu. Bunun bir uluslar arası yahudi yapılanması olduğunu gören Henry Ford; bu yapılanmayı ABD istiklaline karşı bir tehdit olarak yorumluyordu. 2013 yılında ABD; adeta bir yahudi alışveriş merkezine, hatta bir yahudi kolonisine dönmüş durumda. Neden mi?

İstiyorsanız, komisyonerliğini (24 Mart 2008 - 9 Kasım 2012) yahudi Douglas Shulman'ın icra ettiği IRS'ten söz etmeye başlıyarak açıklayalım. IRS'te vatandaşın yaptığı her ödeme veya bir işlem, hissedarların Rothschild Hanedanlığı ve Goldman Sachs'ın olduğu FED kuruluşunda depozite altına alınırken, FED; eflasyon ve borçlandırmayla köleleştirdiği vergi mükelleflerinin sırtından para basıyor. Öyle ki eski FED başkanı yahudi Alan Greenspan verdiği beyanatıyla, FED'in gizli bir banka olduğu gerçeğini netliğe kavuşturuyor.
"FED bağımsız bir organdır. Bu; uyguladığımız faaliyetlerin herhangi bir devlet organı tarafından reddi söz konusu olmadığı anlamına geliyor."
FED; bağımsız bir yahudi kurumu olduğu için, mağdur halkın cebi istendiği gibi yağmalanabiliyor. Öyle ki son dönem uluslar arası mali kurumların birbirleri ile çok yönlü bağlılığı, ekonomide usulsuzca yürütülen işlemlere neden olabiliyor. Örneğin: Ben Shalom Bernanke, Harley Davidson Motorcycles'a 2.3 milyar $ değerinde bir yardımda bulunmuştu. Peki ama neden Harley Davidson Motorcycles! Çünki, şirketin CEO'luğunu üstlenen Jeffrey Bluestein ve James Ziemer, şirket satışların düşüşte olduğu bir dönemde sıcak paraya ihtiyaç duymuşlardı ve tabiki de yahudi olma "onuruna" sahiptiler.
Diğer yandan, onlarca yahudi uluslar arası şirketin yıllık bütçe gelirlerinden İsrail hükümetine ayırdıkları finansal yardımlara, deyinme gereği bile duymuyoruz. Henry Ford'un dile getirdiği endişeleri ile ne denli haklı olduğu ortadadır.

Diplomasi & Lobi Faaliyetleri:
Dianne Feinstein 
Birleşmiş Devletler Anayasasının; Carl Levin ve Dianne Feinstein gibi yahudi senatörler tarafınca gasp edilmeye çalışılması, Amerikan "adaletinin" yandaşlığını gözler önüne sermektedir. Carl Levin; Birleşmiş Devletler ordusunun Amerikan vatandaşlarını yargısız tevkif etme yetkisini tasarlamış, Dianne Feinstein tarafından ise üstü kapalı bir şekilde, Amerika Silahlı Kuvvetlerinin medeni kanunlar üzerinde söz sahibi olma hakkını sağlayan yeni bir dünzenlemeye gidilmişti. En nihayetinde ABD Anayasası Mahkemesi tarafınca rededildi. Söz konusu girişim muaffakiyet ile sonuçlanmış olsa, Amerikan "adalet" sağ duyusunun asla altından kalkamayacağı sonuçlarla muhattap olacağı bir gerçekti.

Diplomaside ki uzantılarının burada son bulduğunu düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Arzu ediyorsanız, Yahudi cemaatinin önde gelenlerinin Amerikan seçimlerine nasıl müdahale ettiğine bir göz atalım. Yahudi kontrolu altında ki Amerikan seçimlerinde, The Neocon Bloc ve Liberal Bloc olmak üzere iki farklı kol vardır. Willard Mitt Romney, yahudi Sheldon Adelson ve William Kristol yetikilileri tarafından kontrol edilen The Neocon Bloc kolundan seçimlere katılıyordu. Barrack Obama ise, yahudi yetkilileri Alan Solow ve Alan Dershowitz tarafından kontrol edilen Liberal Bloc kolundan katılım gösteriyordu. Hatırlayacağınız üzere B. Obama 2010 yılında sürç-ü lisan edip "İsrail çözümlemesini" dondurmaktan söz ettiğinde, Büyük Yahudi Organizasyonları Genel Müdürlüğü başkanlığını yürüttüğü Alan Solow'un, yakın dostlarını Beyaz Saraya davet edip medya karşısında bir söyleşi düzenlemesi gecikmemişti.
"B. Obama'nın seçildiği 2008 yılından bu yana, onun uyumlu sıkı bir destekleyicisi olduğunuz ortada. Lakin aynı zamanda bu tavrınız, onun her kararını onaylayacağınız anlamına gelmiyor, öyle değil mi?"
Sorusuna, Alan Solow'un cevabı:
"Bu doğru. Tabi, kendi içimizde B. Obama'nın "özel olarak" yönetim idare şeklini eleştirdiğimiz dönemler de olmuştu."
Dileyen söyleşinin tamamını buradan izleyebilir.
Konumuza dönecek olursak, Alan Solow ve ekibinin B. Obama'nın talihsiz açıklamasından sonra ona ne dediklerini tahmin etmek o kadar da güç değil. "İsrail ile uğraşma! Aksi taktirde 60 dakika içerisinde, Pasaport'un, fakülte kayıtların, doğum sertifikan ve Larry Sinclair hakında ki sürç-ü lisanımıza tanıklık etmiş olursun!" Zira söz konusu söyleşi; B. Obama'nın cephe değiştirip Siyonist yandaşlığının kaldığı yerden devam etmesine ve imzalanan yeni antlaşmalarla güçlendirilmesine neden olduğu hakikati, politika ile ilgilenen her takipcinin gözünden kaçırmayacağı gelişmelerdir.
Bu imzalanan sözleşme / antlaşmalardan bir tanesi de; geçtiğimiz 10 Mayıs 2012 tarihinde söz sahibi yahudi  cemaati mensubu 5 kişi tarafından hazırlanan Birleşmiş Devletler - İsrail Dayanışması Geliştirilmiş Güvenlik Yasa'sıdır. Yasa; Amerika ABD'nin İsrail Silahlı Kuvvetlerine, İsrail devleti düşmanlarına karşı üstünlük sağlaması teminatında bulunuyordu. İlgili 5 kişiye gelecek olursak bunlardan biri; Büyük Amerikan Yahudi Organizasyonların Konferans Genel Müdürlüğünün başkanı olan Richard Stone'dur. 1993 yılından bu yana Birleşmiş Devletler senatörtülüğünü icra eden Demokrat Parti üyesi Barabara Boxer. AIPAC (Amerikan İsrail Kamu İşleri Komitesi) eski başkanı Howard Friedman. 1983 yılından bu yana Kaliforniya 28. bölgeden ABD Temsilciler Meclisi üyesi senatör Howard Berman. Ve son olarak; şimdi ki AIPAC genel müdürü Lee Rosenberg'tir.

Diplomaside ki gücün kimler tarafından ve nasıl idare edildiği gerçeği, sizce de yeterince açık değil midir?

Beyin Yıkama:
Medyanın; yahudi cemaatinin önde gelen iş adamları tarafından kontrol edildiği gerçeği tartışmasız gün ışığı gibi ortadadır. Başlıca CBS, ABC, NBC gibi kuruluşların ve uzantılarının belge ve dokimanlarına isteyen herkes tarafından kolaylıkla ulaşılarak incelenebilir olduğunu aklınızdan çıkarmayın. En azından araştırmanıza William S. Paley, Leslie Moonves, Sumner Redstone, Robert Iger, Jeff Zucker ve Brian L. Roberts gibi isimlerle başlayabilirsiniz.
Bilgi kirliliği ve ahlaki değerleri köreltme görevini üstlenmiş bu gibi yayıncı kuruluşların asıl gayesi; uyguladığı TV ve radyo programları ile hasarlı beyinler icaat edip, düşünemeyen nesiller yetiştirmektir. Gayri ahlaki yayınlarla, izleyicilere empoze etmeye çalıştıkları şey sığılıktır. Anlayamayan, öğrenemeyen yozlaşmış bir toplumun farkındalığı en alt seviyeye indirgenerek, almış oldukları kararlara riayet edilmesini kolaylaştırmaktır.

Elie Wiesel
Bir takım guruplar tarafınca Amerikan devlet okullarına sızdırılmaya çalışılan homoseksüel  içerikli (örneğin: Babacığımın Yeni Oda Arkadaşı / Babacığımın Evliliği) ve yahudi soykırımı içerikli müfredat söz konusu olduğunda, AFT (Amerika Öğretmenler Federasyonu) başkanı yahudi Randi Weingarten ve ADL (Yahudileri Karalama Karşıtı Derneği) direktörü yahudi Abraham H. Foxman'a gözlerin çevrilmesi, pek te garipsenecek bir olay değil.
Bunun yanısıra, "Night" adında ki kıtabıyla yahudi soykırımı baş piskoposluğuna soyunmuş, Elie Wiesel'in de diğerleri gibi eğitimde ki ve beyin yıkama projelerinde ki yerini unutmamak gerek.


Bu bir inanç meselesidir,
inanmayanlar asla bilemeyecektir!


Dünya yönetimini ele geçirme hedefinde ki bir topluluğun ihtiyaç duyacağı bütün unsurlar kendilerinde mevcuttur. Tabiki; kafasını şarap ve uyuşturucudan kaldırmaya güç yetiremeyenlere bu gerçekler, pek te anlam ifade etmeyecektir. Sistem yahudinindir ve onlar için çalışmaktadır. Onlar, Adonay'ın vadinin gerçekleşmesini bekliyorlarken, savaşı başlamadan kaybetmişlerin kendi HAK dini (İslam) inancını yalanlamakla meşgul olmaları içler acısıdır. Seçilmiş ırk olduklarına ve onlardan olmayanların, kendilerine hizmet etmeleri için yaratıldıklarına inanıyorlar. Atalarınızın hayvan olduğu yalanı da bu yüzdendir ki sizlerin birer hayvan olduğunuza kanat getirmenizi arzuluyorlar. Böylece direnciniz kırılacaktır.
Bu bir inanç meselesidir, Tevrat ve Talmud ortadadır. Böyle olunca, sizlerin de inancını yozlaştırmalarına müsade etmeyin, aksi taktirde gayelerinin ne güttüğünün farkında olamazsınız. Gücü elinde bulunduranın, petrol ve afyon için orta doğuyu alt üst ettiği yalanına kanmayın.
Sizleri yanlış yönlendirmelerine izin vermeyin, ayık olun!
Bu; bir matadorun boğaya kırmızı pelerini gösterip arkasında kılıç saklaması gibidir. Zira hedefi şaşırıp yalanlarına toslamanızı arzu etmekteler. Böylelikle emellerine kolaylıkla ulaşabilsinler.

26 Şubat 2013 Salı

Dünya Düzeninin Dengesizliği ve Elit Kesim

Bir dönem oldukça anarşist takılıyordum. Tabi hiçbir zaman anarşizmin bir çıkar yol olduğu kanatinde değildim ancak, haklı olarak dünya düzeninin göz ardı edilemeyecek bir dengesizliğin içerisinde olduğunu düşünüyordum. Anarşizm bu duruma bir çözüm olmasa da bir tepki niteliği taşıyordu benim için. Bu ayrı bir konu, farklı bir başlık altında bundan söz etmek isterim açıkçası.

Senatörler

Dünya düzeninin dengesizliği diyerek kastettiğim şey; ülke politikacıların çıkar amaçlı attıkları tüm siyasi adımların, ülke veya dünya genelinde yol açmış olduğu ekonomik ve sosyolojik yıkımlardır. Bir yanda batılılar tarafından kaynakları sömürülen Afrika ve Güney Amerika ülkelerinin vaziyeti, diğer yanda ise "gelişmiş" batı ülkelerinin kendi toplumlarına uyguladığı ekonomi gelirlerin orantısızlığı.
Bakın, küçük bir araştırma yaparak; dünya gelirlerinin %68'i dünya nüfusunun %2'sine tekabül ettiği sonucuna varmak hiç te güç değil. Bu veriler rahatlıkla gözlemlenebiliyorken, dengeden bahsetmek dahi söz konusu olamaz.

Peki kimlerdir bu dünya nüfusunun %2'sine mensup kişiler? 
İş hayatlarında başarıyı elde etmiş şanslı kişiler mi? Hiç sanmıyorum.
Senatörler mi? Onlar; uluslar arası küçük bir şirketin kazandığının yarısından daha azını bile kazanamazlar. Unutmayalım ki uluslar arası birçok büyük şirkete sahip olan tekil patronlar da vardır ama her nasıl oluyorsa TV'lerden gördüğümüz kadarıyla, ülkeleri adına önemli kararlar alan hep senatörler olur ve bunu fakir olan halk adına yaparlar. Bir yerlerde illaki bir neden bulunarak savaş çıkartılır ve şirketler bu savaşı finanse ederler. İkinci dünya savaşında yahudi katliyamına neden olan Hitler'i finanse eden yahudi ailesi Rothschild'ler gibi. Veyahut başka bir yerde Petrole, afyona el konulur ve yine bu şirketler tarafınca kazanç sağlanır. Bunlar hep tesadüftür ve asla bahsedilmez.

Rothschild ve çocukları

Aslında bunların hepsi anlaşılabilir 
ve herkesin gördüğünü iddaa ettiği soyut gerçeklerdir.
Başkanların, başbakanların, cumhurbaşkanlarının birileri tarafından kukla muamelesi gördüğü iddaası gibi. Evet, buna ben de katılıyorum. Lakin benim kafama yatmayan mantığıma uymayan başka birşeyler daha var.

Her ne oluyorsa, neden oluyor? 
Daha fazla güç ve para için mi? Çoğunuz benimle hemfikir olacaktır, o elit kesim gerçeğe en yakın kişiler olmakla birlikte aslında en akıllı kişiler de onlardır. Bana kalırsa mevzu daha fazla para değil. Hele hele para basma yetkisini ve borsa gibi bir trafiği elinde bulunduranlar için.
Ünvan, şan ve şöhret desek; pek te göz önünde bulunmadıkları için bu tez geçerliliğini yitirecektir. Neredeyse yaptıkları herşeyi dolaylı yoldan yada saklı yapmayı tercih ediyorlar.
Eğer güç içinse, bu gücü nereye kullanacaklar? Sırf bulundukları konumdan mahrum olmamaları için mi gayret sarf ediyorlar yoksa daha fazlası için mi?

Peki bunun daha fazlası nedir?
Hedefledikleri bir amaç var ve bu doğrultuda ilerledikleri bariz. Sanmıyorum ki zaman geçirmek için bu kadar atılımlarda bulunuyor olsunlar. En nihayetine en çok çalışan ve gündüzlerini gecelerine katanlar onlar.

Peki neden?

22 Şubat 2013 Cuma

Bilmenin Marifeti

Yoksa geceleyin secde ederek ve kıyamda durarak ibadet eden, 
ahiretten çekinen ve Rabbinin rahmetini dileyen kimse (o inkarcı gibi) midir? 
(Resûlüm!) De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? 
Doğrusu ancak akıl sahipleri bunları hakkıyla düşünür.
Kur'an-ı Kerim: Zumer, 9

Bilgi

Bilgi üç kademedir. Amiyane bilgi, yani cahillere yakışır surette sebepleri kavranmamış bilgidir. Sebepleri kavrandığı zaman bu bilgi; ilmi bilgi olur. Anlayış, tecrübe ve zekadan ileri gelen zihni kemal'e de irfan denir.


Örneklendirerek daha anlaşılır olacaktır ki mesela dağdaki bir çoban; şimşek çaktıktan sonra göğün gürlemesini bekler. Bu tecrübe ile edinmiş bir bilgidir. Bilse ki bu; elektirik yüklü bulutların çarpışmasıyla meydana geldi ve ışığın sürati sesin süratinden daha hızlı olduğu için şimşeği evvel idrak etti, o zaman edindiği bu bilgi ilmi bilgi olur. Bu hazmedildiği zamansa irfan olur.


Marifet

Alemlerin Rabbine teslim olmuş birisinin perspektifinden; bu üç kademe bilginin üzerinde bir üç kademe bilgi daha vardır, ona da marifet denir.

Marifetin ilk kademesinde; her oluşta mahlukun iradesiyle birlikte Allah'ın iradesinin de mevcut olduğunun idrakına varılması, bu bilginin ilmi bilgi olmaktan marifet haline geçmesidir. Bunun çoğulu mahariftir. İlim üstü bilgidir ve iman umdelerinden (inanılacak şeylerinden) biridir. Hatırlayın; hayr da şer de Allah'tandır. Allah'ın hayırda rızası, her oluşta iradesi vardır. Allah, bir şeyi murad ettiğinde sebepler halk eder.
Bir bilgide /bu bir kaza olur - ölüm olur veya bir ağaçtan bir yaprağın düşmesi olur/ Allah'ın iradesinin her oluşta mevcudiyetini bilmeye ilaveten, Allah hangi sıfatını tecelli ettirerek bu oluşa vücud verdiğini bilen bir kimse için bu, marifette ikinci kademe olur.
Bir kimse tarafından, Allah'ın neden o sıfatını tecelli ettirerek bu fiile müsade ettiğinin, (yani murad-ı ilahi keşfin) idrak edilmesi, beşer-i ilimde sondur. Keramet te, buraya kadar vasıl olan kişilerin bilgisidir.


Cehalet; ben herşeyi biliyorum demekle başlar

Sonuç olarak

Şanı yüce Allah, kitabı Kur'an-ı Kerim'de bildirdiği üzere insana bilmediğini öğretendir. Gaybın bilgileri O'nun yanındadır ve O bize dilediği kadarını bildirmedikçe biz bilemeyiz. Her noksan sıfattan münezzeh olan alemlerin rabbi Allah; yine kitabında bize bildirmiştir ki; varlığı da yokluğu da yaratan Kendisi olduğu gibi bilinmeyeni de bilen bir tek Kendisidir. Bu demek oluyor ki; yokluk diye birşey yoktur aslen. Bir şeyi bilmemek insanların zaafıdır.

Söz mesela elektirik. Elektiriğin keşfi, insanlar tarafından henüz gerçekleşmediği dönem boyunca onu yok kabul etmek hata olur. Elektirik bin yıl önce de vardı, on bin yıl önce de. Lakin biz bilmiyorduk, taa ki Allah murad edip bize bir rahmet olsun diye sebepler halk ederek öğrenmemizi ve keşfetmemizi takdir edene dek. Böylelikle farkında olup, şükredenlerden olalım. 

İnsan; bildiğinin alimi, bilmediğinin cahilidir. Beşer-i bilgi ve ilim; bir okyanusta bir damla gibi bile değildir. Marifet; insanın haddini bilmesidir. Ne var ki marifetsiz bir bilgi, Allah katında pek te eciri olmayan bir şeydir. Bu yüzdendir ki iman etmiş bilinçli bir kulun bilgisi, inkarcı bilgin bir profesör kulun bilgisinden üstündür.

Not: Yazının ilk iki kısmı; üstad Kadir Mısıroğlu'ndan ilham edinilerek yazılmıştır.

13 Ocak 2013 Pazar

Öğrenci Alemi, Röportaj

Öğrenci Alemi dergisinin 5. sayısında Teşkilat-ı 13 İhmal'in röportajı yer aldı. Röportajı, Öğrenci Alemi dergisinin 20. sayfasından okuyabilirsiniz:

13 İhmal radyo programında daha önce de dile getirdiğimiz o meşhur röpotaj en nihayetinde gerçekleşti. Teşkilat-ı 13 İhmal ailesi olarak yer aldığımız ilk röportajımızda, Rıdvan Köse Mehmet'in hazırlayıp sunduğu oldukça güzel ve ilginç sorularla karşılaştık. Öğrenci Alemi'nin son sayısına ve keyif dolu geçen röportajın tamamının .pdf dosyasına şu link'ten ulaşabilirsiniz: (tιkla)

Derginin genel yayın yönetmeni Rıdvan Köse Mehmet başta olmak üzere, Öğrenci Alemi ailesine, okuyucularına ve Feriha Derviş'e sonsuz teşekkürler.

29/1/2013'ten gelen edit: Aynı röportajı 27/1/2013 tarihinde Azınlıkça dergisi kendi internet sitesinde yayınladı. Teşekkürlerimizi buradan bu şekilde iletmiş olalım. Ziyaret etmek için tıkla.

11 Ocak 2013 Cuma

Ölümün Ketum Lekesi

Her nefis ölümü tadacaktır, sonra  bize döndürüleceksiniz.
Kur'an-ı Kerim: Ankebut / 57

Geçtiğimiz yılın son tatili olan Noel tatili için dönmüştüm Gümülcine'ye. Her zaman ki gibi Gümülcine'li arkadaşlarla sabah-akşam buluşup bolca vakit geçirecek fırsatım olmuştu. Ocak ayının ilk günlerinde; hemen-hemen hergün birlikte satranç oynayarak vakit geçirdiğim yakın bir arkadaşımınla, ilginç bir sohbet etme şansı da buldum. O sohbet bana bu yazımı yazmamda ilham kaynağı oldu. Bu vesileyle arkadaşıma buradan teşekkür etmek isterim.


Yaptığımız konuşmanın içeriğine girmeden şunu söyleyebilirim ki, sohbet sonunda ona şu soruyu sorma gereği duydum: "Ölümü hiç düşündüğün oluyor mu?" akabinde aramızda şöyle bir dialog gelişti:

-Neredeyse hiç. Peki ya sen, ölümü düşünüyor musun?
-Evet, neredeyse son bir yıldır onu düşünmeden geçirdiğim bir an bile olmuyor.
-Korktuğun için mi?
-Bilmiyorum, aslında korku denemez. Belki hüzün duyduğum içindir. Peki ya sen? Korkuyor musun?
-Hayır!

Nasıl olur da ölümü hiç düşünmemiş biri, ölümden korkmadığını söyleyebilir? Korkmadığı için mi düşünmüyordur? Ölüm hakkında daha önce iki kez yazmıştım. (#,#) İlk yazımda konuya yaklaşımım, daha çok bir deist'in  konu hakkında ki gözlemi gibiydi diyebilirim. İkincisi ise; elimden geldiğince objectif olmaya çalışarak materialist felsefeyi benimsemiş filozofların ve semavi dinlerin öğretilerini baz alan din-i düşünürlerin, ölüm hakkında ki görüşlerini aktarmaya çalışmıştım. İşin ehli olduğumu yada tarafsız olduğumu söyleyemeyeceğim. Ne var ki günü geldiğinde herkes gibi ben de öleceğim için, ölüm hakkında iki kelam etmek isterim.


Günü Geldiğinde

Aldığımız ilk nefesten vereceğimiz son nefese dek ölüm; izlerini üzerimizde daha da belirgin kılacak. Çocukken oralı bile olmayacağız, gençken umrumuzda olmayacak. Lakin adım adım ona doğru yürüyor olacağız farkında olmasak ta. Birileri ölürken diğer yandan yeni yaşamlar filizlenecek, lakin onlar da günü geldiğinde yavaş yavaş solarak can verecekler. Önceleri hiç güçlük çekmeden gerçekleştirdiğimiz işlerimizi, bir zaman sonra güçlükle yaptığımızda farkına varacağız belki de gerçeğin.

                                                              ***

Günü geldiğinde herkes ölecek. 150 yıl önce yaşamış olan 6 milyar insanın öldüğü gibi, günümüzden bir 150 yıl sonra da şimdi yaşıyanlar arasından hiçkimse yaşıyor olmayacak. Bu; 300 yıl içerisinde 17 milyar insandan çok daha fazlasının birer ölü olacağı gerçeğidir. 

Bu gerçek; düşünen insanları tedirgin eder. Tedirgin ettiği gibi de ölümü düşünmemeye sevk eder. Bundan kaçınanlar, kendilerini yaşam denilen meşakatli bir süreçte meşgul ederler. Yaşamak için çaba sarfederler yada ölmemek için. Kendimi bu durumdan soyutladığımı sanmayın. Ölüm herkesi tedirgin eder. "Ben korkmuyorum!" diyenleri bile. Zira ölümden korkmak bir zayıflık değildir, o hiç yokmuş gibi davranıp hiç akla getirmemektir zayıflık.

Unutmayın; ölümle yüzleşeceğimiz gün, yaşıyor olacağız. 

İnsanların ekseriyeti; hayatı çok sevdiklerini söylemelerine rağmen, durmadan birşeylerden şikayetçi olmaları, yaşamlarından pek te memnunmuş izlenimini vermez halbuki. Daha fazlasını isteme arzusu, yetinmeyi bilememe ve kibir, hep bu yüzdendir. Bu da; yaşadıkları çelişkinin bir bilirtisidir. Bu çelişkide hayatlarını sürdürmeye devam ediyorlarken, akıllarına ölüm ya hiç gelmez yada getirmezler. Ölüm onlar için bir son veya bir cezadır. Ölümün evrensel bir gerçek olup kaçınılmaz olması, sefa sürdüklerini zannettikleri ızdırap dolu hayatlarını geçici bir heves kılmaktadır. Bu yüzden yaşamın en büyük gerçeği olan ölüm üzerine düşünmeyi geçiştirmekle yetinirler.


Ölüm; Yaşamaya Değer

Oysa ölüm bizimle birlikte yaşıyor, her birimizden daha dinç bir şekilde. Hiç yorulmuyor ve asla gecikmiyor. Dr. Emre Dorman; İnsanlar uyurlar, ölünce uyanırlar adli kitabında şöyle diyor:
"Ölüm yaşamın ikiz kardeşidir. Yaşamla birlikte var edilmiştir. Alınan her bir nefesin yarısı yaşam, yarısı ölüm için alınır. Ölüm bize bu kadar yakındır. Bu gerçek ile yüzleşmeye, dünya uykunuzdan uyanmaya ve yaşamınızı sorgulamaya cesaretiniz var mı?"
Yaşam ölümle anlam kazanır. Bunun nedeni; ölümü yokluk olarak ta - yeni bir başlangıç olarak ta - yorumlayan insanların, yaşadıkları hayatı gelecek nesillere yada kendi çıkarları adına, faydalı kılacak bir biçimde değerlendirmelerinden kaynaklanır. Yani ölümün kendisi, yaşamı değerli kılar. Ne yazık ki insanların çoğu ölümü göz ardı ettiklerinden dolayı, hiç ölmeyeceklermiş yanılgısına kapılarak yaşamlarını sürdürmektedirler. Buna rağmen ölüm, onları huzursuz eder.

Ölümü bir hiçlik olarak yorumluyan insanların hayata bakış açısı o saat geldiğinde, ölümden önce değer verip anlamlandırdıkları ne varsa, değersizleşecektir. Buna hayatın kendisi de dahildir. Çünki varlıktan soyutlanıp hiç bir bilincin söz konusu olmadığı bir yoklukta, arkalarına dönüp bakacak bir fırsatları olmayacaktır. Buna; uyku halinde ki bir kişinin o anlık mevcudiyetinin dış dünya ile iletişimsizliği ve dış dünyanın anlamsızlığı, örnek teşkil edecek niteliktedir.
Onlara göre bir değer; yoklukta yok olacağı için, ancak varlıkta söz konusu olabilir. Bu; hayatı değerli kılmaya yönelik söylenmiş her tür (seküler) felsefi yorumun, ölüm sonrası geçersiz kılındığının kanıtı olup, yaşamış oldukları hayatı değersiz kılar. Savundukları şeyin doğruluğuna inansalardı, inandıkları şeyin doğruluğunu ispat etmeye kalkışmazlardı. Çünki ölümden sonra onlar için bir devamsızlık söz konusudur. Dolayısıyla savunup durdukları tez, asla ıspat edilemeyecektir. Oysa ıspat edilemeyen "şeylerin" doğruluğunu kabul etmeyenler, kendileridir. Diğer yandan, insanların yeniden diriltileceği gün geldiğinde bir ispata da gerek duyulmayacaktır. Ölümün ketum yanı da budur.

Amma Velakin