Okumak Anlamaktir

4 Aralık 2014 Perşembe

Türk Futbolu: Enkaz

Türk futbolunun sorunları saymakla bitmez. Yöneticilerinden futbolcusuna, tarftarından yorumcusuna/basınına (gün itibari ile) bu enkazın ortağıdır. Bu çöküşün unsurları olan mentalite, sistem ve prestij, yıkılıp yeniden inşaa edilmedikçe ve buna neden olan faillerin kökü kurutulmadıkça, kaçınılmaz son olan tükeniş, sanıldığından çok daha erken gerçekleşecektir.


Taraftar Mentalitesi ve Sistem

Gerçek anlamda başarı; taraftarlarca kuluplerinden talep edilmeli. Nasıl ki kulüp yöneticileri kurumsallaşma adı atlında tarftarları seyirci ve tüketici moduna endeksliyorsa, yöneticiler de aynı şekilde 'sömürülen' taraftarın arzularına icabet etmeli. 
Unutulmamalıdır ki futbol en nihayetinde bir spor oyunudur ve pür kaynağı (sosyo-ekonomik olarak ta) insandır, diğer değişle taraftar topluluğudur. Ne yazık ki günümüzde taraftar toplulukları özellikle futbolda, sistem gereği spor kulüpleri yöneticileri tarafından uyutulmaktadırlar. Gerçek anlamda başarı - sidik yarışına, sportmenlik/centilmenlik ise hooliganism/fanatisme indirgenmektedir.

Birçok kulüp başkanı ve yöneticileri, siyasi zeminin buna elverişli olmasıyla birlikte spor kulüplerini kara para aklama, özel (şahsi) şirket gelir kaynağı veya bir ego tatmin merkezi olarak görmektedirler.

Örneğin; bu kişiler tarafınca yapılan gösterişli transferler, tarftarın derin uyku sendromunu sürdürmelerinde ve transa geçmelerinde yeterli olur. Keza iki kulüp başkanının birbirleriyle didişmesi bile [iki rakip takım taraftarlarını meşgul ettiği gibi] sisteme hizmet gayesini ilke edinmiş, özellikle siyasi kimliği veya eski sporculuğu ile ön plana çıkan sözde spor yorumcusu - futbol katillerinin cereyan eden olayı pohpohlamaları, kamuoyu oluşturulup gündemi meşgul eden dinamizmin elde edilmesi gerekliliğindendir. Futbol patronlarının 'geç kalınmış' kınamaları, yersiz fakat sürpriz olmayan kanun değişikliğinin kamuoyuna duyurusu gibi başkanların talihsiz açıklamaları da, sinsice gazatelere atılmış manşetlerin fanatismi körüklemesi ve suni gündem üzerine hiç gereği yokken ve hiçbir önem arz etmezken, haber adı altındaki bu niteliksizliğin 'spor programlarında' saatlerce tartışılması her daim bu nedenledir. Böylelikle bu hengamenin içindeki taraftarlar uyutulup meşgul edilerek, sorgulamaya fırsat bulamayacağı ortamda, gerek sportif başarılar gerekse siyasi gündem ve genel olarak yaşamın 'arta kalanı' arka plana itilmesi hedefindeki düzen sağlanmaktadır. Spordaki/futboldaki fanatik kesimin, bu kurulu düzene problem teşkil etme potansiyelini ortadan kaldırmaktadır.

Basın; taraftarlarla futbol patronlarının (ve siyasetin) arasındaki 'ince' perdedir. Onların kirli işlerini örtme görevini üstlenmiş bi'nevi şeytanın avukatlığını yapan futbol duayenleridir. Algı manuplasyonu/dikkatleri başka yöne çekme, hiç söz etmeme ve karalama, silahlarıdır. Örtülü ödeneklerden, soyulan kasalardan ve siyasetin - 'devlet' şirketlerinin spora ilişmesinden hiç söz edilmemesi bu yüzdendir. Basın; bu çürük sistemin elemanıdır ve ayrı gayrısı yoktur. Basın çökmedikçe sistem değişime uğrayamaz.

Basın kolundaki bu düzenin bozulmasının tek yolu, göz ardı ve takipsizlik eylemidir. Yok saymaktır. Boykottur. Bunun da gerçekleşebilmesi için taraftar mentalitesinin köklü değişimi gerekmektedir. Taraftar ve seyirci gelir kaynağının kendileri olduğu gerçeğinin farkına varmalıdırlar. Bu gerçek aslında düzeni ayakta tutan yegane unsurdur, ve malesef taraftar, namı değer tüketici kendisinde mevcud olan bu gücün farkında değildir. Gazeteler, spor programları ve sosyal medya alanında faaliyet gösteren haber siteleri; taraftar okuyor, seyrediyor ve tıklıyor diye varlar ve varlıklarını sürdürmektedirler. Gazete görünümlü kin ve yalan sayfalarına para verilip satın alınmaz ise, gelir elde edemezler, yeni yalan sayfaları basamazlar, futbol/spor cahili fanatismi körükleyen kalemşörler okunmaz - yazamaz, iş dedikleri bu zırvalıktan olurlar, etraf sakinleşir ve önümüzdeki tablo daha da netleşir.
Keza diğer kollar için de aynı şey geçerli. Tarftar seçici olmalıdır. Pek tabi TV, gazete ve bloglarda spor ve futbolun hakkını veren birçok yazar/çizer ve yorumcu vardır. Tarftar onlara yönelmelidir. 

Fanatism terk edilmelidir. Taraftar; 'yapılan' şeyin spor olduğunu, futbolun bir spor - ortak keyif veren eğlencemiz olduğunu, en yakın dostlarımızın hatta ve hatta ailemizdeki fertlerin de rakip takım taraftarı olduğunu ve en önemlisi, bir zamanlar belki de hala - zaman zaman 'mahallede' aynı sporu yaptığını hatırlamalıdır. Aralarındaki farkın renkler olduğunu ve de renklerin güzellik olduğunu anlamalıdır. Kulübünün veya yöneticisinin talihsiz ve öfke dolu beyanatları ilk kendi kulubü taraftarları tarafınca kınanmalıdır. Futbol baronlarına etkisiz kalsa dahi bu eylem ve mentalite, en nihayetinde sizin yararınıza olacaktır. Öyle ki; dar görüşlerine mağruz kalmayacaksınız ve dolayısıyla bu size artı değer olarak geri dönecektir.

15 Ekim 2014 Çarşamba

Ne Dinlediğini iyi Bilmek

Uzun zamandır görmediğim arkadaşım Cango'ya, yaz tatilimin son günü Gümülcine'deyken rastladım. Kısıtlı zamanımıza rağmen oturup iki kelam etme fırsatı bulduk. Biraz eskilerden, biraz da yenilerden/şimdilerde olup bitenlerden bahsettik. Laf lafı açıyordu ve buralarda sıkça maruz kaldığım -gerçeği söylemek gerekirse pek te hoşlanmadığım- o 'var mı herhangi yeni bir çalışma?' sualini yöneltti. Ardından, üzerine belki de cilt cilt kitap yazılması gereken, Ηip-Ηop'ın altın çağını yaşadığı 90'ların sonuna doğru 'karanlıklardakilerin' sisteme karşı olan bu kültürün nasıl ırzına geçtiğini/pasifleştirdiğini ve yozlaştırdığından bahsetti. Bu uğurda Tupac ve B.I.G'nin öldürüldüğüne ve sonrasında gelen yeni yetmelere değindi. Aslında bu; kültür ve karakter barındıran tüm müzik türleri için geçerliydi. 

2005/2006 Atina Evaggelismos metro girişi.
Soldan sağa: Leze, Cadikos, Zuzu

İşte o konuşma esnasında tüm müzik hayatım bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti/gitti. (+)

Cango; Batı Trakya'daki ilk azınlık/Türk alternatif rock gurubunun (veya başka bir deyişle; Metal gurubunun) bateristiydi. Müzik kültürü oldukça zengin ve ne dinlediğini çok iyi bilen biri. Böyle söylüyorum çünki insanın ne dinlediğini bilmesi gerçekten çok önemli.
Örneğin insanların blues'u jazz'la karıştırmalı her zaman canımı sıkmıştır. Yada James Brown'ın ismi sıkça Soul müzikle anıldığı için, insanların James Brown'a ait bir 'hard/pure' Funk parçası dinlediklerinde, onu soul zannetmeleri gibi.
Bir insan sırf kulağa hoş geliyor diye dinlediği müziğin ne olduğunu bilmemesi, yada en azından merak edip öğrenmeye dahi yeltenmemesi, aslında o kişinin ne denli sağır olduğunun bir göstergesidir.
Müziğin; insanın karakterini/ruhunu dışa yansıttığını düşünürüm ki öyledir. Besinine/sağlığına/giydiği elbisesine kadar, insanın yaptığı/söylediği herşey karakterinin bir paçasıdır. Müzik te öyle. Müzik; bir mp3 çalardan, bir 'Serdar Ortaç/Demek Akalın' kalitesizliğinden çok daha ötesinde birşeydir. Bu kalitesizliğin/farkındalıksızlığın içinde boğulup kaybolan bir toplumun içinde ki bir bireyin, John Lee Hooker: Annie Mea dinleyip yüzüme aval aval bakması beni üzüyor.


Neden Hip Hop?

Ben tercihimi yıllar önce rap'ten yana kullanmıştım. Bir arkadaşımın vasıtasıyla şans eseri elime geçen bir kaset; hayatımın geri kalanına yön verecekti. O tarz müziği arada 'afro-amerkalıların' da oynadığı/boy gösterdiği Amerikan polisiye/sokak/ghetto veya sosyoloji içerikli filmlerde rastlıyordum ama, tam olarak ne olduğunu bilemiyordum. Klasik tabirle 'konuşan zenci adam' müziği zannediyordum. İşin aslı ve heyecanlı tarafı tabiki de böyle olmadığının farkına varmaktı.

Küçük bir not düşelim: Hip-Hop birbirinden oldukça farklı bir çok öğenin bir araya toplayıp harmanladığı bir ana akım/kültürdür. Bunu bir ağaç gibi düşününüz ki dallarını da müzik, dans ve sanat olarak resmedebilelim, yani -sırasıyla- DJ, rap, break dance ve graffiti.

Size söyleyeyim; eğer rap'i müzik olarak tanımlayacak olursak, kanaatimce kolay müziktir ve pek bir zorluğu da yoktur.  Zorluğu şiirsel/lyrical olması ve gerçekten anlatmak zorunda olduğunuz birçok şeyinizin olması zorunluluğudur. Rap'i her zaman kafamda, kişisel psikoterapist olarak tasfir etmişimdir. Yada şöyle de diyebiliriz; rap, kitlelerle içindekini  kendine has uslüp ile (öfkeni/kinini/derdini/özlemini/nefretini/aşkını) paylaşabileceğin en uygun araçlardan biridir. Her halukarda hiphop/rap'in bir dinleyiciye (bu müzik türüne gönül vermiş bir bireyin) veya bir mc'ye en kaydadeğer ve mühim katkısı, çok iyi bir dinleyici olmasını sağlamasıdır.
Bunun başlıca nedenlerinden birisi; rap'in doğası gereği sampler kullanması ve bu işlevin kah dinleyicide kah diğer mc'lerde merak uyandırmasıdır. Özellikle iyi sampler'lenmiş bir parça sizi onun orjinaline sürükler, aynen yeni parçanız için sampler bulmak adına arayışa girdiğiniz ve bu vesileyle bir çok yeni, belkide daha önce hiç bilmediğiniz/dinlemediğiniz yeni eserleri keşfetmenize yardımcı oluduğu gibi.

Kısaca özetlememiz gerekirse; dinlemek sadece müzikte değil fakat hayatın her alanında birşeyleri anlayıp kavramakta, hatta ve hatta benimsemek/özümsemek adına en önemli unsurdur. Hemen hemen herşey dinlemekle başlar, ne dinlediğimizi iyi bilmek/farkına varmak her alanda en samimi yardımcımız olacaktır. Buradan Hip-Hop'a/müziğe/şiire gönül vermiş tanıdığım ve tanımaya henüz fırsat bulamadığım tüm dostlarıma selam olsun.

25 Eylül 2014 Perşembe

Kabbalah: Babil'den, Günümüze

Bu yazımızı okumaya başlamadan önce, 
kabbalah hakkında ki ilk yazımıza göz atmanızı tavsiye ederiz (#)

Bir efsaneye göre Kabbalah; Babil'de Tanrı tarafından görevlendirilmiş iki melek vasıtası ile insanlara öğretilen büyünün ve birçok farklı/esrarengiz kadim ilmin yöntemlerinin kitaplaştırılmış halidir. Dalların dilinde (şifreli) yazılmış olan bu bilgiler - asırlar boyunca muhafaza edilmiş, günümüze kadar saklanmıştır.

Tanrı'ya ulaşmak için inşaa edilen efsanevi Babil Kulesi

Kabbalah'nın; İsrailoğullarının diyarlardan diyarlara gittiği/göç ettiği 
her yere beraberinde götürdükleri 
ketum bir bilgi olduğu iddia edilir.

(1)Hz. İbrahim'in Babil sürgününden, Hz. Yusuf ile Mısır'a giriş ve Hz. Musa ile İsrailoğullarının Mısır'dan çıkışına (exodus) kadar. (2)Hz. Davud'tan "büyücü kral Solomon" olarak isnatta bulundukları Hz. Süleyman'a kadar. (3)Beytül Mukaddes'i içinde barındıran Kudüs topraklarına düzenlenen Haçlı Seferleri'nden, (4)1600 yılları sonu ve 1700 yıllarının başı olan ilk Masonik yapılanmanın izlerine rastladığımız İskoçya'ya kadar. (5)Rönesans devrinden, ilk Masonik devlet olma ihtişamına laik olan ABD'e ve son olarak; (6)felsefi temelini kabbalah'nın oluşturduğu Siyonist İsrail'e kadar bu yahudi mistikizminin, günümüze kadar sessizce varlığını sürdürdüğü düşünülür. 

Günümüz gerçeğinde ise Kabbalah; bir çok ideoloji/felsefe/görüşün ve kuruluşun referans kaynağı olmuş, hatta Kabbalah'dan tamamen bağımsız bazı politik ve dini akımlar yine Kabbalah öğretilerinden etkilenmiş ve esinlenmiştirler.

Kabbalah kaynaklı bazı günümüz ideolojileri ve felsefeleri: Siyonizm, Masonluk, Evrim Teorisi, Reenkarnasyon bazlı dini ve felsefî inançların (tamamına yakın) büyük bir çoğunluğu, Ethnicism (ırkçılık) / Faşizm, ve "genel olarak" ayrıştırma tezi olarak kullanılan tüm -izm'ler.

21 Eylül 2014 Pazar

#icebucketchallenge Karşıtlığı

ALS hastalığına dikkat çekmek ve bütçesi yetenlerin bağışta bulunması için gerçekleştirilen, benim de katılım gösterdiğim bu güzel etkinlik bir müddet oldukça kamuoyunu meşgul etti. Hazır modası da geçmişken, birkaç detaya değinmek istediğim bu etkileşime karşı, bazı kesimler tepki gösterdi. 

Tepkilerinin gerekçesi ağırlıklı olarak Afrika'daki yoksullukla alakalıydı. İlk izlenim olarak oldukça mantıklı duyulsa da, (biraz sonra bahsedeceğimiz antitezlerle) aslında savundukları tezin savunucularıyla çelişiyor olmasıydı.

Gülmedim

Şunu söylemeye çalışıyorum; hergün temizlenmek için banyoda israf ettiği suyun litresini hesaba katmaya gerek duymadan, ALS hastalığına dikkat çekmek amacı ile başından aşağıya buzlu su döken adama, Afrika'daki çocukların bir kap suya muhtaç olduğu argümanı ile laf sokma çabasında bulunan, hayatı boş laf üretmekten bir adım öte gidemeyen pasif elemanların samimiyetsizliği.

Not düşmekte fayda var: Etkinliğin kendi içindeki olumsuzlukları doğru argümanla eleştiriliyor olsaydı; mesela "bağışlar dökülen buzlu su ile orantısız" gibi, samimi bulunur/destek çıkılır/belki de bu yazıdan vazgeçerdi Ali. 
Devam ediyoruz.

Ne diyor bu samimiyetsiz arkadaşlar bir bakalım ve madde madde geçersiz "argümanlarına" deyim yerindeyse tecavüz edelim.
Yukarıda da belirttiğimiz gibi genelleyecek olursak; başından aşağıya dökülen bir kova buzlu suyu israf olarak nitelendiriyorlar. 
Neye göre? Afrika'daki yoksulluğa göre. 
Evet buna katılıyorum. Lakin bir de bakalım bu "doğru" tezi kim savunuyor/söylüyor; son model arabasını yıkamak için bir kova sudan 20 kat daha fazla su harcayan samimiyetsiz. Bak bu olmadı.

Peki samimiyetsiz kardeşim; eğer duyarlılığında samimi isen, Afrika'daki çocuk yalın ayak dolaşıyorken nasıl oluyor da sen en pahalı ayakkabıları giyebiliyor, hiç rahatsız olmuyor ve bunlardan çifter çifter dolabında bulundurabiliyorsun? Ayakkabının bir ihtiyaç olduğunu savunabilirsin pek tabi ancak, Afrika'daki çocuk için de geçerli bu, üstelik onda yok. 

Buradan cep telefonuna/bilgisayarına, giyimine kuşamına, gittiğin tatillere, hobilerine, maaşına, becerdiğin kızlara, sırf hoşuna gitmediği için lokantada garsonun değiştirmesi için -fırça attığın- tatlıya/yemeğe/içkiye, gittiğin gece kulüplerine, aldığın eğitime ona rağmen eşşekliğine, evine barkına, kol saatine, diş fırçana, abone olduğun dergine/gazetelerine, internet bağlantına, bisikletine/motosikletine/arabana, dinlediğin/neden dinlediğini bilemediğin müziğine, evine ulan! evine değinmek bile istemiyorum.
Onlar bunların hiçbirine sahip değil. Onlar çamur birikintisinden su içerler, sen miden hassas diye maden suyu.

Hepsini siktir et samimiyetsiz arkadaşım. Kimsin sen - UNICEF misin? Ne yaptın Afrika için? Hadi onu da siktir et; güzel bir amaç güden bir etkinliğe samimiyetsizce karşı çıkmaktan başka ne yapabilirsin? Hiç. 
Hangi yetkiye dayanarak yüzün kızarmadan, aynaya bakmadan, düşünmeden/taşınmadan ağzında haddin olmayan sözler geveler durursun da olmayacak yere olmayacak zaman kusarsın?

Sırf eğlence olsun diye başından aşağıya bir kova buzlu su döken instagram/youtube (sosyal medya) etkinliği olmuş olsaydı sözünü ettiğimiz olay, seni daha iyi anlamaya çalışırdım. Fakat adı üzerinde; ALS hastalığına dikkat çekmek. Daha önce böyle bir hastalığın varlığından haberdar mıydın? Ben değildim. İnanıyorum ki bir çok kişi de benim gibi bu etkinlik sayesinde haberdar oldu. Bu demek oluyor ki son derece başarılı bir etkinlik. Ve çok geçmeden Afrika'daki yoksulluk gibi o da unutuldu bile. Sen haklı tepki verdim diye sevine dur. Samimiyetsiz!

24 Haziran 2014 Salı

Genetiği Değiştirilmiş Engerek; Bir Radyo Programı

Gümülcine'li (çevre şehir ve köylerden) olup radyo dinlemeyi sevenler bileceklerdir ki  6 haftadır Radio City'de yayın hayatına devam eden Genetiği Değiştirilmiş Engerek programı, 13 Haziran 2014 tarihi itibariyle 2. sezon finali ile tatile girmiş bulunmakta.
Belirtmekte fayda var; Genetiği Değiştirilmiş Engerek programının 2. sezonunu 16 bölümden oluşacak şekilde düşünmemize rağmen, elimizde olmayan teknik sorunlardan dolayı 20 Haziran gecesi yayına giremeyerek 15 bölümde sonlandırma mecburiyetinde kaldık.

Bu yazımda size benim de bir parçası olduğum Genetiği Değiştirilmiş Engerek'i daha yakından tanıtmaya çalışacağım.


Ustream Dönemi

Genetiği Değiştirilmiş Engerek programının çekirdek dinleyici kitlesi iyi bilir; Engerek sanıldığının aksine bir kaç aylık bir radyo programı değil aksine 1,5 - 2 yıllık geçmişe sahip bir e-radyo programcılığıdır.
Bundan yaklaşık 2 yıl önce 13ihmal studio'larında (Atina ΦΕΕΜΠ) Ben Büdü'nün Ustream hesabının üzerinden başlattığı, ve 13ihmal dinleyicilerine bir adım daha yakınlaşmayı hedef olarak gören amatör bir yapılanma idi.  Uzun bir süre (1 veya 1,5 yıl) bu böyle devam etti.

Bu süre zarfında kendi dinleyici kitlesini oluşturmaya başlamış ve ilgi alaka görmeyi başarmıştır. Bu ilgi ve alakanın esas nedenlerinden birisi de dostlarımızın, bize olan ve asla göz ardı edilemeyecek boyutta ki yoğun desteğidir. Yeri gelmişken buradan gerek kendi adıma gerekse Büdü adına, bugüne dek bizlerden desteğini esirgemeyen dostlarımıza sonsuz teşekkürü borç bildiğimizi belirtelim.
Diğer yandan konumuza dönecek olursak; Ustream dönemi zarfında, yapılan şeyin bir ismi veya uzun vadede bizim tarafımızdan meyvalarının toplanacağı bir macro planlaması yoktu. Yaptığımız şeyi hobi olarak ve bundan zevk aldığımız için yapıyorduk.
Burada Büdü'ün dirayetini / azmini tebrik etmek gerekiyor. Sözünü ettiğimiz 2 yıl zarfında 2 kez "ikamet" değiştirmesi, ve partnerlerinin sık sık değişmesine rağmen kendisi asla pes etmedi. Ve inandığı yolda yürümeye devam etti.
2013 yılı boyunca bu güzel gidişatın benim açımdan bir duraksama söz konusu olduğu tatsız bir gerçek. Vatani borcumu yerine getirmek için Büdü'ye olan aktif desteğimi çekmek zorunda kaldım. Bu zaman diliminde Büdü yakın dostlarının desteği ile birlikte ve yapmış olduğu şeye isim (Genetiği Değiştirilmiş Engerek) ve kimlik kazandırarak bir kademe daha atlayamı başardı.
2014 yılı Atina'ya döndüğümde, yanılmıyorsam GDE 2. sezon 9. bölümünde beni konuk olarak programına davet etti. Ve o gün son kez Ustream üzerinden programı sunacaktık.

Engerek Afiş

G.D.E 107.6 Frekansında

Foto City sahibi ve Radio City hak sahibi sevgili Umit'in 7 hafta önce bize yapmış olduğu o hoş sürprizi; 13 ihmal ailesi olarak bu alandaki hedeflerimizin yeniden gözden geçirilmesine neden oldu.

1 yıllık aradan sonra konuk olarak katılmış olduğum GDE programının yayınını; Ümit bizden habersiz Radio City'nin yayın akışına vermişti. Latifeyle birlikte itiraf etmemiz gerekiyor ki Umit'in bu riskli ve bir o kadar da cesaret gerektiren davranışından dolayı 13ihmal ailesi ve GDE dinleyicileri olarak kendisini ne kadar tebrik etsek azdır.
Böyle düşünüyor olmamızın nedeni; radyoculuk gibi ciddi bir müessesede tecrübe sıkıntısı çeken iki kafadara tereddütsüz destek çıkıyor olmasıdır.
Başarısız olacağımız ihtimaline karşın gelecek olan eleştirilere rağmen kendisi tarafından alınan bu karar, girişimciliğin diğer adı olduğunu tarafımızca belirtir ve bir kez daha kendisini tebrik ederiz!


GDE ve Bundan Sonrası

Umit'in bu hoş davranışından sonra daha önce yukarıda da belirttiğimiz gibi; böylesine ciddi bir müesseseye adım attığımız gerçeği bizlerin hedefini belirlememize ve bundan böyle tavrımızın ne yönde olacağına dair plan ve programımızda değişikliklere neden oldu.

Bu değişikliklerden bir tanesine örnek vermemiz gerekirse; benim de programda sık sık telaffuz ettiğim "mayınlı arazilerden" olabildiğince az söz etmek, ve eğer mümkünse asla söz etmemek. Şimdilik mayınlı arazilerin ne olduğu konusunu başka bir yazıya ertelemeyi uygun görüyorum.
Geniş bir kitleye hitap etmenin ne denli sorumluluk içerdiği bilincinde olduğumuzu vurgulamak isteriz. Ancak, çoğu Batı Trakya azınlık radyolarının gerek müzik tercihleri açısından gerekse dinleyici kitleleriyle yetersiz iletişimleri açısından, eksikliğini hissettiğimiz
bir durum söz konusu olduğundan dolayı, ben ve Büdü takınacağımız tavrın klasik radyo programı sunuculuğunun aksine GDE tarzında etik değerlere saygı çerçevesi içerisinde devamını öngörüyoruz.
Basitçe detaylandırmamız gerekirse ilk olarak; alternatif müzik eşliğinde güncel ve evrensel konular üzerinde dinleyicilerimizle fikir alışverişi.
Bu hedef doğrultusunda programımızı elimizden geldiğince kendi mottolarını üreterek renklendirebilmek olacaktır. Lakin bizlerin ve dinleyicilerimizin, GDE olarak ilke edindiğimiz gayenin netleşebilmesi açısından daha zamana ihtiyacımızın olduğu kanatindeyiz. Vakit-i zamanı geldiğinde herşey daha anlaşılır bir hâl alacaktır.

Bizler için GDE, haftanın stresini attığımız bir Cuma günü etkileşimidir. Esas olan bu işi sevdiğimiz için yapıyor olmamızdır. Bu; gittiği yere kadar böyle gidecektir. Keyif alıyor ve keyif veriyorsak, gerisi bizler için teferruattır.
Bizlerden bu şansı ve desteği esirgemeyen Radio City ve siz çok değerli dinleyicilerimize bir kez daha sonsuz teşekkürler.

7 Mayıs 2014 Çarşamba

Uzun Zaman Oldu

Uzun zaman oldu ve hevesi kaçtı, cümlemin takipçisi olduğu her bir harfin.

Sanki 2 yıl önce yazmış olduğum bu şiir bugünüme uyarlanmıştı. O zamanlar belki de en çok yazdığım dönemdi ancak böyle hissetmemim nedenini bilmiyorum açıkçası.  Oysa askerlikten sonra içimde ki herşeyi kağıda dökmeyi ve sizlerle paylaşmayı planlıyordum. Bloguma göz atacak olursanız en son yazımın geçen yılın son ayında yayınlandığını göreceksiniz. Gerçekten uzun zaman olmuş.

Peki bundan sonra ne olacak? Doğrusunu söylemek gerekirse hiçkimseyi ve hiçbirşeyi umursamadan, istediğimi istediğim şekilde ve istediğim zamanda yazmayı planlıyorum.
Okunup okunmayacağından endişe duymadan, google amcanın dayattığı anlayıştan çok uzakta, kitabımı veya köşe yazımı yazarmışçasına işlev görmek istiyorum.

En kısa zamanda görüşmek dileği ile...

Amma Velakin