Okumak Anlamaktir

30 Mart 2015 Pazartesi

#AlexeVeda

Hatırlıyorum da bir Fenerbahçe maçının ilk yarı molasında, Gümülcine Fenerbahçe derneği önünde arkadaşlarla sohbet ediyorduk. Bir ağabeyim durmadan - üzerine basa basa, Alex de Souza'nın Fenerbahçe'ye ne denli faydalı olacağını vurguluyordu. Alex'in Fenerbahçe'ye transfer olacağı dedikodularının dolaştığı dönemdi; açık konuşmak gerekirse ben şahsen kendisini yeterince tanımıyordum. Lakin çevremdeki herkes daha tranfer gerçekleşmeden Alex heyecanına kapılmışlardı.



Buradan da Fatih Altaylı'nın 
o meşhur yazısını hatırlatmadan edemeyeceğim (#)
En son kısım; 'Kandırmayın Fenerbahçe'lileri'

Ve Alex, Fenerbahçe'ye gelir... Burada oturup sizlere Alex'in Fenerbahçe'ye kattıklarını, başarılarını yada Alex'in futbolculuğunu/kişiliğini anlatmayacağım. Bu 'komik' kaçar. Fakat Alex'in benim için ne ifade ettiğine, az da olsa değinmek isterim.
Yerli veya yabancı farketmeksizin, Alex; benim şimdiye kadar görmüş olduğum en büyük Fenerbahçe futbolcusu. Fenerbahçe futbol takımının yeşil zeminde 'altın dönemini' yaşamasında etkin olmuş, başrol oyuncusu. Kaptan. Kendimi şanslı hissediyorum, bu maziye tanıklık ettim.


Ve Alex, Fenerbahçe'den ayrılır... Öyle ki bu ayrılığın üzerine tonlarca şey yazılıp çizildi. Birçok spekülasyona neden olan bu ayrılığın kime ne fayda getirdiğini bilemiyorum, tam olarak o süreçte neler yaşandığı da meçhul. Lakin ortada bir yanlışın olduğu gayet net. Birilerini suçlamak ta yersiz ancak benim görüşüm; bu ayrılıkta gerek Alex olsun gerek Aykut Kocaman gerekse de Aziz Yıldırım, üçünün de hatası olduğu yönünde.
Alex, futbol hayatının sonuna kadar Fenerbahçe forması giymeliydi, burada jübilesini yapmalıydı demiyorum. Ayrılık bu şekilde olmamalıydı diyorum. En azından, taraftarın sevgilisi olmuş ve heykeli dikilmiş bir futbolcunun ayrılış biçimi biraz daha uygun olmalıydı.

Ve Alex futbolu bırakır... Kariyerine başladığı, şehrinin futbol külübünde futbola - daha doğrusu yeşil sahalarda top peşinde 'koşmaya' veda eder. Umarım şekil değiştirerek futbolun içinde kalmayı sürdürür. Ve umarım yollarımız gelecekte birgün yeniden kesişir. Yolun açık olsun kaptan!

5 Mart 2015 Perşembe

Ben Sana Vurgunum

Teknolojinin; özellikle de internetin geldiği bu son naktada, bizlere sunduğu imkanlara yüz çevirmek ve bunlardan faydalanmamak, şartlanılmış art-niyetliliğin bir belirtisi olabilir ancak.
İnsanlığın tüm bilgi ve birikimini bir 'klik/tık' öteye taşıyan ve dünyayı avucumuzun içine sığmasını sağlayan internet; doğru kullanıldığı takdirde insanlığın bilinçlenmesindeki en önemli faktörlerden biri. Bazen burnumuzun ucundaki göremediğimiz/duyamadığımız şeyi farketmemize, bazen de hiç bilmediğimiz bir ilmi sindirmemize yardımcı olabiliyor.

Bu anlamda sizlere benim şahsen yaşadığım, en basidinden küçük bir keşif hikayesini anlatmak istiyorum. Benim cahilliğim ile de doğru orantılı olan bu keşif hikayesi, bende geç kalınmış bir aydınlanmaya sebebiyet verdi.


Bundan bir hafta önce telefonumda vine'da olup bitenlere göz atmak için dolaşıyorken, Amanda Cerny'nin vine'nına rastladım. O vine'da allta dönen müzik, en az Amanda kadar cezbediciydi.

İşin ilginç yanı, o büyüleyici müzik bana oldukça tanıdık geliyordu. İlk başta Sagopa Kajmer'in kullanmış olabileceği bir sampler izlenimi bıraktı. Bunun gibi mesela: # Shazam'layamadığımdan, vine'nın altına loop'un ait olduğu parçayı söylemeleri için yorum bıraktım. Sağ olsun FaceQ gecikmeden, parçanın The Weeknd'e ait olduğunu söyledi. Parçanın ismi Often. Hayal kırıklığı; kullandığı sampler'ın hakkını verememiş diyebilirim.
En nihayetinde müziğin kime ait olduğunu bulmuştum, geriye altta konuşan o kadın sesinin hangi parçadan sampler'landığını bulmak kalıyordu. Neredeyse bir hafta boyunca o loop'u (vine) ve o parçayı durmaksızın dinlemiştim. Çevreme sormuştum fakat bir sonuç elde edememiştim. Son bir umut; belki dile getiren olmuştur diye parçanın altında ki yorumlara göz atmaya karar verdim. Parçanın altındaki ilk yorum şöyle diyordu:  
''Nükhet Duru: Ben Sana Vurgunum şarkısı alt yapıda kullanılmıştır.''
İnanılır gibi değil. Bir hafta boyunca aradığım cevap, parçanın altındaki ilk yorumda öylece duruyodu. Üstelik sampler, Türkçe bir şarkıdandı! Daha önce hiç dinlememiştim. Heyecanla Nükhet Duru: Ben Sana Vurgunum tıkladım.

O da ne? Şarkıya giriş kısmı, zamanında Fuat Ergin ve Killa Hakan ortaklığında Rapüstad projesindeki Baxstabah parçasının giriş kısmına ne kadar da çok benziyor? Ben şok!

Bir Sabahattin Ali şiiri olan 'Ben Sana Vurgunum' şarkısındaki sözleri dinlediğimde, Often'daki sampler'in 'seneler sürer günüm - yalnız gitmekten yorgunum' dediği daha net anlaşılıyordu. Bir hafta boyunca bunu hiç farketmemiştim. Sampler'ın türkçe olabileceğini aklımdan dahi geçirmiyordum, ama tanıdık geliyordu. Bilinç altı dedikleri bu olsa gerek.

İtiraf etmem gerekirse; Nükhet Duru'nun bu harika parçasından mahrum kalışım affedilir cinsten değil. Geçen onca zamanın intikamını, bir hafta boyunca günde en az 50 defa dinliyerek alacağımdan emin olabilirsiniz. Genetiği Değiştirilmiş Engerek programında muhakkak her defasında bir kez çalıcağıma söz veriyorum. Burnumun ucundakini, bir vine videosundan yola çıkarak okyanus ötesinde keşfetmem, benim adıma hem çok üzücü hem de çok sevindirici. Hiç bir şey için geç sayılmaz.

4 Mart 2015 Çarşamba

Patra Karnavalı

En son tatil amaçlı ikamet ettiğim şehirlerden gayri, günü-birlik olsa dahi başka yerelere gittiğimi hatırlayamıyorum bile. Eskiden öyleydim ama artık bir gezi adamı olduğum söylenemez. Fakat nediren de olsa en azından haftasonunu başka bir şehirde geçirmek, insanı rahatlatıp tazeleyebiliyor.

Atina'dan Patra'ya gitmek için izlenilen en kısa yol.

Geçtiğimiz ay (22 Şubat); Yunanistan'nın dört-bir köşesinde ekonomik krize rağmen karnaval şenlikleri düzenleniyordu. Patra; karnaval kutlamalarında başı çeken şehir diyebiliriz. Diğer önde gelen şehirler arasında (sırasıyla); İskeçe ve Girit adasında ki mütevazi Rethymno kasabası da var. Patra Atina'dan otobüsle 2,5 - arabayla 1,5 veya 1 saat 45 dakika mesafede. Arkadaşlarımın da yoğun isteği üzerine geçtiğimiz ay (22 Şubat 2015 Pazar) karnavalları bahane ederek Patra'ya gittik. Herşeye rağmen memnun kaldığımı söyleyebilirim.


Karnaval

Karnaval'ın Halloween'le olan ilişkisi nedir tam bilmiyorum. İlişkilendirilebilir mi onu da bilemiyorum. Fakat yunan arkadaşımın anlattığına göre, hristiyanlık inancıyla alakalıymış. 'Korkunç' giyinmelerinin sebebi kötü ruhları defetmelerinden dolayımış. Hayat kadını veya Power Rengers  gibi giyinmelerinin sebebini söylemedi.
Nerede rastladım hatırlayamıyorum ama, bir efsaneye göre ölü kişilerin ruhları yılda bir kez o da cadılar bayramında, yeryüzüne çıkma şansı buluyorlarmış. Bunun farkında olanlar, geri kalanlar mesela kadın ve çocuklar korkmasın diye, böyle bir gece icaat etmişler. Böylelikle ruhları kimse fark etmeyecekmiş. İlginç.


Şimdiki zamane çocukların giydiği süslü kıyafetler gibi değil.
Altınıza sıçıttıracak basitlikte korkunç kıyafetler.

Rio karnavallarındaki güzel bacaklı kadınların haricinde ilgimi çeken hiç birşey yok bu sektörde. 14 Şubat sevgililer gününde olduğu gibi insanları tüketime sarf eden ve bunu 'eğlendirerek' yapabilen, belki de karanlık yüzler tarafından türetilmiş bir 'kandırmaca' olduğunu düşünüyorum. Ufacık bir araştırmayla, bu kutlamaya ayrılan bütçenin rakamlarına ulaşabilirsiniz. Yılda bir kereye de mahsus olsa, ortada dönen paranın hasılatı dudak uçuklatacak boyutlarda. 
İnsanlar geçiş töreni için guruplara ayrılarak bir-örnek kıyafetlere bürünüyorlar. Geçiş törenindeki özel araçları görkemli bir biçimde hususi olarak süsledikleri gibi mekanları ve şehirleri de süslüyorlar. Kutlamaların düzenlendiği şehirin nüfusu, cıvar kasabalalardan gelenlerle birlikte o gün 4 veya 5 katına çıkıyor. 'Merasimden' sonra eğlence sabaha kadar sürüyor. Bundan en çok karlı çıkan hiç şüphesiz esnaf, gece kulüpleri ve barlar oluyor. Yani şehir halkı. Sorun; şehir halkının gelir elde etmesi değil, ayrıca ülke iç piyasasında sıcak para akımını göz önünde bulunduracak olursak gayet olumlu gözükebilir ancak sorun, dar bütçeli kişilerin masraf edip ekonomilerini sarsıntıya uğratacak bir kutlamanın piskolojik dayatımı.

Hiç kimseyi silah zoruyla saçından tutup o eğlencenin içine sürüklemiyorlar - doğru fakat, ülkenin dört-bir çapında 'bugün sen de eğlenmek için bu şenliğe katılmalısın - hadi ne bekliyorsun?' algısı oluşturuluyor. Dolayısıyla bu yanılgıya kapılıp vakit/para ayıramayan ve katılamayanlarda, 'eğlenemiyorum o yüzden mutsuzum' sendromu görülüyor. Bu piskolojik dayatmadır.


Yolculuk

Yazının başında da söylediğim gibi, daha önce Patra'ya hiç gitmemiştim. Patra hakkında bildiklerim; 200 küsür bin civarı nüfusu ile Yunanistan'in 3. büyük şehri olduğu ve yakınlarında Rio Antirrio denilen büyük bir köprünün olduğundan itaberetti. Cahilliğimi bağışlayın; şehrin bir limana sahip olduğunu, ihtiyacımı giderecek WC'yi bulduğumda farketmiştim. Ne yazık ki Patra'lı arkadaşlarımın bana anlattıklarıyla pek ilgimi çekmeyi başaramamıştı Patra.

Arkadaşlarım; yoğun geçen sınav dönemi sonrası, kafaları dağıtmak için karnavallara gidip eğlenmeyi çok istiyorlardı. Bir hafta öncesinden hazırlanmışlardı. Her biri kiyafetini seçmiş bana da bir cowboy şapkası ayarlamışlardı. Açık konuşmak gerekirse; bana Patra'ya gitmeyi teklif ettiklerinde 2 şık arasında kalmıştım. Ya onlara katılıp Patra'ya gidecektim, yada o gün geç kalkıp evde tek başıma kafa dinleyecektim. Tüm gün evde oturup TV seyretmek, tweet atıp Clash of Clans oynamak bana daha cazip geliyordu. Onlar karnavala katılmayı istiyorlardı bense karnavalları sevmiyordum yine de Patra'yı seçtim, hatırlarını kırmak bana yakışmazdı.

Karnavalların düzenlendiği alan.
Yağmura rağmen ilgi yoğundu.

Arkadaşlarım biletleri; müşterilerinin çoğunlukla yaşlılar olduğu, özel günlerde tur düzenleyen küçük bir şirketten temin edebildiler. 'Panayıra' ilgi yoğundu. Başta bunun bir avantaj olacağını düşünmüştüm, ta ki bu amcaların/teyzelerin ne kadar delikanlı olabileceklerine şahitlik edene dek. Sessiz sedasız gidip geleceğimizi umuyordum. Önceki günden 2 saatlik uykuyla ayakta zor duruyordum ve otobüste kestiririm diye düşünmüştüm. Otobüsün içinde resmen party verdiler! Gözümü kırpmadım. Neyse ki dönüş yolculuğunu hatırlamıyorum, o kadar çok yorgun düşmüştüm ki olduğum yere yığılıverdim.
Tur; dileyene ibadet amaçlı içinde kilise ziyaretini, ardından taverna ve karnavalı barındıran bir program kapsamında gerçekleştiriliyordu. Sabah 11 civarı Patra'da olmamız ve oradan 17:30 gibi ayrılıp Atina'ya 21:00 sularında varmamız hesap ediliyordu. Şehre 1 saat gecikmeyle varabilmiştik. Bizleri merkeze/meydana 20 dakikalık uzaklıktaki mesafeye 'terk ettiklerini' de göz önünde bulunduracak olursak, kendi adıma konuşuyorum, o izdihamda Patra'yı 5 saatlik gibi bir sürede gezebileceğimizden şüphe duyuyordum. Patra'yı gezip dolaşmak için karnavalların olduğu günü tercih etmiş olmam başlı başına bir fiyasko iken, zamanın da böylesine kısıtlı olması pişmanlık duygumu kabartıyordu.

Bunlar; maliyeti 15 Euro olan günü-birlik turlarda yaşanabilecek sıradan aksilikler, fazla büyütmeye gerek yok. Ancak hiç te sıradan sayılamayacak birşey varsa, o da kafayı siyonistlerle yemiş 50'li yaşlarındaki western şapkalı kadın avcısı çapkın amcayla yolculuk yapmaktır. Onu zaptetmeye çalışan akrabalarının yanında olmadığını hayal etmeye çalışıyorum; verdiği rahatsızlıktan dolayı onu Corinth Kanalı'na fırlatırdım.


Patra

Patra'da havanın yağışlı olacağını biliyorduk ve temkinli gelmiştik. Fırtına olmadığı sürece yağmuru asla sorun etmem, severim de. Ancak Mora yarımadasının doğal atmosferi beni boğmaya yetiyor. Dağlarla çevrili 'dolambaçlı' dar yollar, ilerledikçe birşeylerden uzaklaşıyormuşum hissine kapılmama neden oluyor. İçimden, zamanında Osmalı'nın burayı neden feth-etme gereği duyduğunu sorguluyordum. Burada ne bulmayı ummuş olabilirlerdi acaba?

Doğruluğu sorgulanabilir pek te inandırıcı olmayan bir iddiaaya göre, başka ırklarla karışmamış saf-kan yunanlıların Mora yarım adasında yaşadığı düşünülür. Bölgede yakın dönemde mültecilerle yaşanılan sıkıntılar, bu tezi ne denli doğruluyor bilemiyorum ama, benim tanımış olduğum Mora'lıların tümü gayet sıcak kanlı ve dost canlısı insanlar. Kalamata'lı eski Başbakan Samaras hariç.


Patra'ya iner inmez, cowboy şapkalı amcandan kurtulmanın heycanıyla birlikte Mora'nın o boğucu atmosferini artık üzerimde hissetmiyordum. Deniz kenarındaki cadde boyu karnavalın düzenleneceği şehir merkezine doğru ilerliyorduk. Nedendir bilmiyorum ama o cadde beni evimde - Gümülcine'de olduğumu hissettirdi. Oysa bizim memlekette; ne deniz vardır - ne liman - ne de öyle bir cadde.

Farklı bir şehre  - farklı bir ülkeye gittiğinizde, o yörenin lezzetlerinden tatmak en mantıklısıdır. Malesef kısıtlı zamanımızdan dolayı buna fırsatımız olmadı. Fast Food'la yetindik, yani New Orleans'a kadar gitmiş olduk. Tabi bu işin espirisi, fakat oturup düşündüğümüz vakit aslında ne kadar ürkütücü olduğunu anlıyabiliyorsunuz.
Şehirde ilerledikçe dikkat çeken ilk şey, sokaklarıyla binalarıyla - banklarıyla ve motifleriyle İtalyan mimarisinin hakimiyeti oluyor. Kendinizi, Patra'dan çok Ancona'daymışsınız gibi hissediyorsunuz. Şöyle bir göz gezdirecek olursanız eğer - gemi seferleri ekseriyetinin İtalya'ya yapıldığını, büroların pencerelerine asılı olan broşürlerden öğrenebiliyorsunuz.

Bir yunanlının italyandan temel farkı, italyanın bir çeyrekte içtiği kahveyi - yunanlının 3 saatte içmebilme kabiliyetidir. Bunun haricinde iki milletin de huy ve davranış bakımından aynı bokun laciverti olduğu, aksi iddiaa edilemez bir gerçektir.
Ne yazık ki kahvemizin (Freddo Espresso) tadına, tören saat 14:00'da başlıyacağı için, ancak bir saatte varabildik. Öte yandan; görebildiklerim kadarıyla Patra kafeteria konusunda benim için sınıfta kalmıştır. Sanki birileri; müşterilerin/kahveseverlerin yayılıp rahat etmesini istemiyormuşçasına, kafeteriaları dar ve 'küf' dizayn etmişti. Sanırım bunda italyan kahve içme kültürünün büyük etkisi var. Neredeyse bütün mekanlar 'ayak üstü' yapılmış, hiç özen gösterilmemiş gibiydi. Bence Patra bu husuta, Gümülcine'nin eline su bile dökemeyecek kadar yetersizlik içerisinde.

Karnavala gelecek olursak, sizler için geçiş töreninde çektiğim 3 dakikalık bir video hazırladım. Orada olan kişiler oldukça eğleniyor gibi görünüyorlardı. Açıkçası ben onlara pek ayak uyduramadım. Yine de görülmeye değer kareler vardı. Patra'da yada Yunanistan'ın herhangi bir şehrindeki karnaval kutlamalarına katılamadığınız için üzülmeyin, pek birşey kaçırdığınız söylenemez. TV'den Rio izlemek daha eğlenceli.

2 Mart 2015 Pazartesi

Derbi Öncesi Durum Değerlendirmesi

Geçtiğimiz hafta oynanan müsabakada (28 Şubat) Fenerbahçe, Konya deplasmanında beraberliğe razı geldi. Gerek sosyal medyada gerekse spor basınında, tüm Fenerbahçe'lilerin ortak kanaati; derbi öncesi oynanacak olan Konya deplasmanının 'büyük önem' taşıdığı yönündeydi. Çünki kendi evimizde oynadığımız son 2 haftada rahatlıkla hanemize yazdırabileceğimiz 5 puandan 'feragat etmiştik'.

Derbi öncesi ardarda yaşanılacak 3. bir puan kaybının, derbiden galibiyetle ayrılsak dahi, yaşadığımız puan kayıplarını telafi etmemize yeterli olmayacağı düşüncesi, yorumların geneline hakimdi.

23 puanla 14. sıradaki Torku Konyaspor; maç günü, attığı 18 gole karşı yediği 30 gol gibi bir istatislikle Fenerbahçe'yi sahasında ağırlıyordu. İsmail Kartal; oyuna sonradan dahil ettiği Diego'yu ve hafif sakatlığı bulunan Emre Belözoğlu'nu yedek soyundurup, karşılaşmaya bunlardan birinin Selçuk Şahin olmak üzere 3'lü defansif ortasaha oyuncu kurgusunu tercih ederek başlıyordu. Yanlış ilk 11 tercihine; Volkan ve Caner'in kritik haftalarda takımı yalnız bırakmaları, yabancı kısıtlaması engeli - hatalı rotasyon, Sow ve Emenike'nin formsuzlukları ve ileriye katetmeyi bilen ender futbolcularımızdan Alper'in yokluğu da eklendiğinde, Konyaspor karşısında sergilediğimiz disiplinsiz ve kötü futbol işin aslını gözler önüne seriyordu.

Konyaspor maçında Fenerbahçe'nin Sow'la
kaçırdığı pozisyon. Sağda Emenike boş, atsa o da kaçırır muhtemelen

Her zaman güzel futbolun gereği yerine getirilemeyebilir, fakat birçok kez kötü futbola rağmen istenilen sonucun elde edilebileceğini geçmişte gördük ve görmekteyiz. Keza Trabzonspor ve Akhisar müsabakalarında, Konyaspor karşılaşmasına nazaran daha iyi oynadığımız 'etkili futbol' sonuç getirmemişti. Bunun üstesinden gelmenin yollarından biri de her an skoru değiştirebilecek bireysel yetenekli futbolcuları kadronuzda bulundurmaktır.
Bu anlamda Diego, başlı başına bir soru işareti iken; bu sezon asıl sıkıntısını çektiğimiz forvetlerimizin formsuzluklarına/beceriksizliklerine çare bulamayışımız, istenilen sonuca kolaylıkla ulaşmamızı engelliyor. Bunun temel nedenlerinden bazıları; futbolcuların sağlıklı antrenman yapmadığı ve ileriye dönük organize attaklarımızın gözle görülür biçimde yetersiz kaldığı gerçeğine ek olarak, sezon öncesi ve arası ekonimik gerekçelerden dolayı hatalı kadro yapılanmasıdır.


Derbi; Galatasaray

Hamza Hamzaoğlu ile birlikte Galatasaray bir şekilde sonuca gitmeyi öğrendi. Prandelli fiyaskosu ardından 'erken tehşis' (teknik direktör değişikliği) yerindeydi. İtiraf etmeliyim ki Galatasaray açısından bu sezonun pek parlak geçmeyeceğini düşünüyorken, Şampiyonlar Ligi hariç işlerin gayet yolunda gitmesi şahsen beni şaşırttı. Sezon başında Galatasaray yönetiminde yaşanılan çalkantıların futbol takımına olumsuz yansıyacağı yönündeki öngürülerim kısmen gerçekleşmiş olsa da Sarı Kırmızılı ekibin lige 'erken havlu atmasına' sebep olmadı.

Derbi, derbidir. Ne olacağı kestirilemez. Fakat durum değerlendirilmesi elbet yapılabilir. Galatasaray Kadıköy'e, Fenerbahçe'den 4 - Beşiktaş'tan 3 puan farkla lider olarak geliyor. Olası Galatasaray galibiyeti ile puan farkının 7'ye çıkması, Fenerbahçe'nin şampiyonluk yarışından kopmasını sağlayacaktır ki bu Fenerbahçe camiası adına kötü sonuçlar doğurabilir. Keza Galatasaray'ın önceliğinin (Melo'nun eksikliği ile birlikte) puan farkını korumak olacağını düşünüyorum. Zira gol hattında sıkıntı yaşayan halihazırda Fenerbahçe'ye karşı bunun zor olacağı söylenemez. İkili avaraj'da Galatasaray'ın rakiplerine karşı sağlayacağı avantaj, bu planı mantıklı kılıyor. Tek golle galip gelmek, Galatasaray'ın elinde tuttuğu 'lüks' olmayan değerli bir opsiyon. Golü arayacaklardır, fakat bunu yaparken son derece temkinli olacaklardır. Mağlubiyet; Galatasaray'a - Fenerbahçe'ye kaybettireceği kadar birşey kaybettirmeyecek. Bu yüzden Galatasaray maça oldukça rahat çıkacaktır. Tüm bulgular lehine.


Derbi; Fenerbahçe

Son 3 haftada herşey yolunda gitmiş olsaydı, 53 puanla lider olarak Galatasaray'ı evimizde ağırlayacaktık. Derbi galibiyeti sonrası ise Galatasaray'a ve Beşiktaş'a en kötü ihtimalle 5'er puan fark atmış olacaktık. Malesef mevcut puan cedveli itibari ile en iyi ihtimalde (BJK'nin Sivas deplasmanından galibiyet ile ayrılacağını varsayarsak) puan farkını 1'e indirmekle yetineceğiz. Sözünü ettiğim ''derbiden galibiyetle ayrılsak bile, yaşadığımız puan kayıplarını telafi etmemize yeterli olmayacağı'' gerceği bundan ibaret.

Fenerbahçe mutlak galibiyet peşinde. Pazar akşamı oynanacak olan Galatasaray maçı, Fenerbahçe için belki de sezonun en kritik karşılaşması. Tam anlamıyla "tamam mı, devam mı?" maçı.

Fenerbahçe, galibiyete yakın taraf olsa da, futbolcuların üzerindeki baskı maçın ilk 10-15 dakikasında hissedilecektir. Bu aşıldıktan sonra ilk yarım saatlik periyotta, iyice rahatlayıp oyunu tamamen kontrol altına almamız açısından muhakkak gol bulmamız gerekiyor. Atmadan yediğimiz bir gol, gecemizi ve hatta sezonun geri kalanını kabusa çevirmeye yetebilir. Geriye düştüğümüz taktirde maçı çevirebileceğimizi zannetmiyorum. İmkansız değil fakat oldukça zor bir olasılık. Beraberlik; bizi şampiyonluktan etmeyecektir, lakin 4 kez üst üste aldığımız puan kayıpları takımı olumsuz etkileyeceği gibi hırsımızı da kıracaktır.

Amma Velakin